1 saat önce
Değerli okuyucu merhaba.
Ege’nin puslu dağlarına, efelerin mesken tuttuğu sarp kayalıklara, Menderes Nehri’nin kanla ve kahramanlıkla yıkanmış o bereketli ama bir o kadar da acılı ovalarına hoş geldiniz. Bugün sizlerle, çökmekte olan bir imparatorluğun küllerinden doğan, yoksulluğun ve çaresizliğin kol gezdiği bir dönemde, efe ve zeybeklerin o gizemli ve tekinsiz evrenine derinlemesine bir yolculuk yapacağız. Ancak bu kez anlatacağımız kahraman, klasik bir eşkıya değil; elinde mavzeri, kalbinde Kuran’ı, etrafında ise sadık köpekleriyle Ege direnişinin en şahsına münhasır, en efsanevi isimlerinden biridir.
Bu videomuzda, tarihin tozlu yaprakları arasında saklı kalmış, şan ve şöhret peşinde koşmamış, Denizli'nin Tavas ovasından çıkıp bir ulusun kaderine etki etmiş Köpekçi Nuri Efe'yi anlatacağız. Onun hikâyesi, sadece bir adamın silaha sarılması değildir. İngilizce olarak kaleme alınan kapsamlı Zeybek-Hafız Sentezi makalesinde de derinlemesine analiz edildiği üzere; o, dini otorite ile zeybekliğin askeri gücünü şahsında birleştirerek "Sosyal Eşkıyalık" kavramına bambaşka bir boyut kazandırmış bir sosyolojik fenomendir. Devlet otoritesinin tamamen silindiği, işgalci çizmelerinin Anadolu toprağını kirlettiği bir ortamda, zenginden alıp fakire verme felsefesini aşarak, koca bir halkın ruhani ve bedeni koruyucusu olmuş bir efsaneyi; atlarının, köpeklerinin ve kızanlarının efesini, Tavas'ın yenilmez kalesi Köpekçi Nuri Efe'yi bir belgesel tadında, satır satır, cephe cephe incelemeye başlıyoruz.
BİR HAFIZIN DOĞUŞU: ÇOCUKLUK, İNANÇ VE KARAKTER İNŞASI
Takvimler 1877 yılını gösterirken, Denizli'nin Tavas (eski adıyla Yarengüme) ilçesinin Samanlık Mahallesi'nde bir erkek çocuğu dünyaya gelir. Bu çocuk, ileride Ege dağlarında fırtınalar estirecek olan Nuri'dir. Tarihçi Ercan Haytoğlu'nun "Köpekçi Nuri Efe ve Milli Mücadeledeki Faaliyetleri" adlı makalesinde belirttiği üzere; Nuri, sıradan bir köylü ailesinin değil, dönemin Tavas'ında oldukça saygın bir konuma sahip olan ve bugün Tülübaşlar Camii olarak bilinen caminin imamı Parsal Hoca, yani Bekir Efendi ile Ümmühan Hanım'ın oğludur. Ailenin devlete ve orduya bağlılığı da dikkat çekicidir; zira Nuri'nin kardeşi Hamdi Bey, ilerleyen yıllarda orduda miralaylık rütbesine kadar yükselecek yetkin bir askerdir.
Nuri Efe'nin gençlik yılları, klasik okullarda değil, babasının rahlesi önünde geçer. Aldığı yoğun İslami eğitim sayesinde Kuran-ı Kerim'i ezberleyerek "Hafız" unvanını alır. İşte bu nokta, onun karakter yapısının ve ilerideki sosyal eşkıyalık serüveninin kilit taşıdır. Nuri Efe'nin bir hafız olması, Osmanlı'nın son dönemindeki geleneksel zeybek profilinden tamamen farklı bir figür yaratmıştır. O dönemde, haksızlığa uğradığı ya da kan davası güttüğü için dağa çıkan pek çok efe, halk tarafından "çalıkakıcı" olarak görülme riski taşırdı. Ancak bir hafızın dağa çıkması, halkın gözünde isyanı meşrulaştıran, direnişe ruhani bir kutsiyet katan olağanüstü bir durumdu.
Nuri Efe'nin fiziksel tasviri ve yaşam tarzı da bir o kadar ilginçtir. Kendisine neden "Köpekçi" denildiğini anlamak, onun iç dünyasını çözmek demektir. Biyotarih araştırmacılarının derlediği bilgilere ve yöre halkının aktarımlarına göre, Nuri Efe hayvanlara, bilhassa köpeklere inanılmaz bir sevgi ve şefkat beslerdi. Zeybek, Zorbaz, Tokman ve Kırık adını verdiği dört özel eğitimli köpeği, onun adeta gölgesi gibiydi. Köpeği "Zeybek", eve gelen misafirleri arka ayakları üzerine dikilip ön patileriyle selamlayacak kadar itaatkâr ve eğitimliydi. Tülay Eratalay'ın yöre halkıyla yaptığı sözlü tarih sohbetlerinde aktardığı çok çarpıcı bir detay vardır: Nuri Efe, ömrü boyunca hiçbir öğününü köpekleriyle paylaşmadan yemezdi. Önüne gelen bir kuzuyu, bir kebabı önce ikiye böler, yarısını kızanlarına ve muhafız köpeklerine verir, ancak ondan sonra kendi lokmasını ağzına atardı. Altındaki simsiyah, parlak "Kırat"ı ise onun diğer bir tutkusuydu.
Ömrü boyunca hiç evlenmemiş, bunun yerine Baharlar kasabasından Hasan ve Hüseyin adında iki genci evlatlık edinerek tüm baba şefkatini onlara ve kızanlarına (adamlarına) vermiştir. Bulunduğu her mekânda, ihanete ve pusuya karşı sırtını mutlaka duvara veren, namazını kızanlarının oluşturduğu bir güvenlik çemberi içinde kılan, zühd ve disiplin içinde yaşayan bir adam... İşte Köpekçi Nuri Efe'nin ruh dünyası; merhametle sertliğin, inançla isyanın harmanlandığı böyle bir zemin üzerine kuruludur.
ZULME İLK İSYAN VE SOSYAL EŞKIYALIĞIN DİNİ TEMELLERİ
Köpekçi Nuri Efe'yi dağa çıkaran, onu eline mavzer almaya iten şahsi kırılma noktasının ne olduğu tarihsel kayıtlarda kesin bir kan davasına veya spesifik bir cinayete dayanmaz. Araştırmacı Şükrü Tekin Kaptan'ın Kurtuluş Savaşı'nda Denizlili Önderler eserinde de ifade edildiği üzere, onun efelik serüveni, daha çok halkın koruyuculuğunu üstlenme misyonuyla kademe kademe gelişmiştir. Etrafında Tavas, Acıpayam ve Çal bölgelerinden topladığı, baş kızanlıklarını Çallı Ahmet Çavuş ile Gökdağlı Ahmet Çavuş'un yaptığı 140'ı aşkın silahlı adamı bulunmaktaydı.
Bu durumu salt bir "çeteleşme" olarak okumak, tarihi eksik yorumlamak olur. Efenin eylemlerini "Sosyal Eşkıyalık" kavramı üzerinden analiz ettiğimizde karşımıza muazzam bir tablo çıkar. Literatürümüze kazandırılmış olan sosyal eşkıyalık modelinde efe; yozlaşmış devlet otoritesinin ulaşamadığı taşrada, halkın kendi içinden çıkardığı, adaleti kendi kılıcıyla dağıtan yerel bir kahramandır. Nuri Efe, Tavas ve çevresinde tefecilerin, halka zulmeden mültezimlerin ve eşrafın korkulu rüyası olmuş; fakirin fukaranın sığınağı haline gelmiştir. İstanbul Hükümeti'nin Kuvâ-yı Milliye'yi "hilafete isyan eden asiler" olarak yaftaladığı ve şeyhülislam fetvalarıyla halkı direnişten soğutmaya çalıştığı o karanlık günlerde; Nuri Efe gibi Kuran'ı hıfzetmiş, imam babanın oğlu olan bir "Hafız-Efe"nin isyan bayrağını açması, köylü için en büyük meşruiyet kaynağıydı. O, isyanıyla adeta yerel bir fetva vermiş, direnişin dine ve vatana hizmet olduğunu halkın zihnine kazımıştır.
Asıl büyük kırılma, 15 Mayıs 1919'da İzmir'in Yunan ordusu tarafından işgaliyle yaşanır. Yunan palikaryalarının Anadolu içlerine doğru ilerleyişi, Ege'deki efe ve zeybeklerin kişisel isyanlarını, topyekûn bir vatan savunmasına dönüştürür. İzmir'in işgal haberi Tavas'a ulaştığında, Kaymakam Ali Rıza Bey halkı belediye önünde toplar. O günlerde Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi'nin emriyle Denizli Heyet-i Milliyesi'nde görevli olan Mehmet Fevzi Bey, Tavas'a gelerek Köpekçi Nuri Efe'yi bizzat Kuvâ-yı Milliye'ye davet eder. Bu tarihi çağrı karşısında Nuri Efe bir an bile tereddüt etmez. O güne kadar dağlarda kendi adaletini sağlayan efe, artık vatanın adaletini sağlamak için Tavas Heyet-i Milliyesi'nin ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin kurucuları arasında yerini alır.
YILDIRIM BÖLÜĞÜ, SERÇE KÖYÜ SAVUNMASI VE EFSANENİN BÜYÜMESİ
İşgalin yakıcı ateşi Menderes havzasına doğru ilerlerken, Nuri Efe, Öğretmen Mehmet Ali Bey ile omuz omuza vererek Tavaslı yiğitlerden oluşan meşhur "Yıldırım Bölüğü"nü kurar. Bu, 95 kişilik, ölümü göze almış serdengeçtilerden oluşan elit bir vurucu güçtür. Tarihçi Ercan Haytoğlu'nun detaylandırdığı askeri kayıtlara göre; Yunan kuvvetlerinin 3 Temmuz 1919'da Aydın'a yönelik yeni bir saldırı başlatması üzerine, düşmanı durdurmak için Umurlu cephesine ilk koşan müfrezelerden biri Köpekçi Nuri Efe komutasındaki Yıldırım Bölüğü olmuştur. 2 Temmuz'da Tavas'tan Denizli'ye intikal eden bu 95 kişilik serdengeçti birliği, 4 Temmuz akşamı trenle Umurlu cephesine ulaşarak Serçe Köy mevkiine yerleştirilmiştir. Ertesi gün, 5 Temmuz'da, Demirci Mehmet Efe'nin de 200 adamıyla cepheye katılmasıyla birlikte Yıldırım Bölüğü, Yunan ordusunun Umurlu'daki ileri harekâtını başarılı bir şekilde durdurmuştur.
Bölgedeki Türk direniş güçleri,13 Temmuz 1919'da Binbaşı Hacı Şükrü Bey'in genel komutasında Aydın'ı Yunanlılardan geri almak için büyük bir taarruz başlatmıştır. Bu genel taarruz istenilen başarıya ulaşamamış olsa da Köpekçi Nuri Efe ve Öğretmen Mehmet Ali Bey komutasındaki Tavas gönüllüleri Serçe Köy mevkiinde kahramanca direnmişlerdir. Yıldırım Bölüğü, burada Yunan kuvvetlerini durdurarak düşmanın Türk birliklerinin cephe gerisine sarkmasını ve direnişçileri kuşatmasını engellemek gibi çok kritik bir askeri başarıya imza atmıştır.
Yıldırım Bölüğü'nün bu cephedeki en kanlı ve en kritik çatışması 17 Temmuz 1919'da yine Serçe Köy'de yaşanmıştır. Yunan ordusu, ana direniş hatlarını baypas ederek arkadan saldırmak amacıyla Serçe Köy'e çok şiddetli ve üst üste taarruzlar düzenlemiştir. Köpekçi Nuri Efe'nin müfrezesi, ünlü Yörük Ali Efe'nin kuvvetleriyle tam bir koordinasyon ve omuz omuza bir dayanışma içinde savaşarak Yunanlıların bu tehlikeli kanat manevrasını etkisiz hale getirmiştir. Ancak bu taktiksel zaferin bedeli ağır olmuş; Yıldırım Bölüğü'nün en yiğit savaşçılarından olan Boz Ahmetoğlu, Mehmet Çavuş, Hacı Bilaloğlu Sadık ve İstanbulluoğlu İsmail bu kanlı savunmada şehit düşmüşlerdir. Bu olağanüstü direnişe rağmen, 20 Temmuz'da düşmanın artan baskısı yüzünden Aydın Cephesi Umum Komutanlığı karargâhını Umurlu'dan Köşk'e taşımak zorunda kalmış ve Köpekçi Nuri Efe'nin adamları da Köşk'e çekilen birlikler arasında yer almıştır.
95 kişilik Yıldırım Bölüğü ile başlayan bu Tavas direnişi, Köpekçi Nuri Efe'nin yöredeki büyük saygınlığı sayesinde 1919'un sonları ve 1920 yılında Sarayköy ve Tavas civarından toplanan 1.800 ila 2.000 kişilik devasa bir gönüllü ordusuna dönüşmüştür. Nuri Efe komutasındaki bu büyük kuvvet, savaşın ilerleyen safhalarında Yunan ordusunu Menderes Nehri'nin batı yakasında adeta bir şişeye hapsederek, Sarayköy üzerinden Denizli ve İç Anadolu'ya geçmelerini kesin olarak engellemiştir. Bu stratejik Menderes savunması, Ankara Hükümeti'nin düzenli orduyu kurabilmesi için ihtiyaç duyduğu hayati zamanı kazandıran en önemli askeri faaliyetlerden biri olarak tarihe geçmiştir
Onun bu direnişi, Ege'nin dağ köylerinde yankılanmış, kızanların dilinde şu meşhur ve coşkulu türküye dönüşmüştür:
"Çağman dağlarının yaylası,
Haydi aman martinimin aynası!
Sarayköy'ün ortasında Nuri Efe göründü...
Oyna Nuri Efem oyna,
Dağları duman bürüdü,
Kara duman içinde,
Nuri Efe göründü!
Top atandan Sarayköy'e baktılar,
Zalim düşmanı çifte martin sıktılar,
Sarayköy'den Yunanlılar kaçtılar!
Oyna Nuri Efem oyna!
Dağları duman bürüdü
Kara duman içinde
Nuri Efe göründü"
DEMİRCİ MEHMET EFE İLE BÜYÜK HESAPLAŞMA VE TAVAS DİRENİŞİ
Değerli izleyiciler, her büyük efsanenin içinde, dış düşmandan ziyade içteki güç savaşlarının getirdiği büyük kırılma anları vardır. Köpekçi Nuri Efe'nin hayatındaki en büyük ve en tehlikeli kırılma noktası, kendi cephelerinde savaşan, Aydın Kuva-yı Milliyesi'nin en sert ve acımasız lideri olan Demirci Mehmet Efe ile yaşadığı güç zehirlenmesi ve hesaplaşmadır.
Temmuz 1920'ye gelindiğinde, Yunan ilerleyişi karşısında Denizli'de büyük bir kaos yaşanmaktadır. Demirci Mehmet Efe'nin Denizli'ye asayişi sağlaması için gönderdiği sağ kolu Sökeli Ali Efe'nin öldürülmesi, Demirci'yi adeta çılgına çevirir. Tarihçi Şükrü Tekin Kaptan ve Ercan Haytoğlu'nun aktarımlarına göre; Demirci Mehmet Efe, intikam ateşiyle Denizli'yi basar ve tarihe kara bir leke olarak geçen Denizli Vakası’nı gerçekleştirir. Suçlu suçsuz ayırmaksızın 68 Denizliliyi katleder, şehri yağmalar ve yakmanın eşiğinden döner.
Bu katliamın dehşeti Tavas'a ulaştığında, Denizli'den kaçan muhacirler Tavaslılara yalvarmaktadır: "Demirci bu katliamdan sonra buraya, Tavas'a gelecek!" Kasabada büyük bir panik ve dehşet havası eser. Ancak Tavas'ın başında Köpekçi Nuri Efe vardır. Asla geri adım atmayan Nuri Efe, Kaymakam Ali Rıza Bey ve Ahmet Çavuş ile birlikte derhal kasabanın girişlerine siperler kazdırır, kum torbaları yığdırır ve namluları Denizli yoluna çevirir. Süreyya Bey'in anılarında yer aldığı üzere, Tavas adeta bir askeri kampa dönüşmüştür. Nuri Efe, Demirci Mehmet Efe'ye o tarihi ve rest çeken mesajını gönderir: "Eğer Tavas'a gelirsen, ateşle karşılaşacaksın!"
Kendi gücünün zirvesinde olan Demirci Mehmet Efe, Köpekçi Nuri Efe'nin bu sarsılmaz iradesi ve Tavaslıların kararlılığı karşısında geri adım atmak zorunda kalır. Dağların iki büyük kurdu arasındaki bu soğuk savaş, Demirci'nin politik bir manevrayla Köpekçi Nuri Efe'ye "Tavas İnzibat Komutanı" unvanını vermesiyle yatışır. Ancak bu unvan, Nuri Efe'ye kasabada mutlak bir otonomi sağlar. Kendi adamları arasına 1308 ve 1315 doğumlu gençleri asker olarak kaydetmeye başlar. Bu durum, Tavas Askerlik Şubesi'nin otoritesini hiçe saymaktır. Erkan-ı Harbiye Umumiye Reisi Albay İsmet (İnönü) Bey, 27 Ekim 1920'de Batı Cephesi'ne çektiği şifreli telgrafta Köpekçi Nuri Efe'nin bu keyfi eylemlerinin acilen durdurulmasını emreder. Bu olay, yerel sosyal eşkıyalık kurallarıyla, modern devletin düzenli ordu disiplininin nasıl şiddetle çarpıştığının sosyolojik bir kanıtıdır. Nuri Efe, devletin bekçilerine bile, "İnzibat bana aittir. Bekçilere ne oluyor!" diyerek kükreyecek kadar gücünün farkındadır.
BİR KAHRAMANIN SESSİZ VEDASI VE ARDINDAN YAKILAN ATEŞLER
Millî Mücadele zaferle taçlanıp, Yunan ordusu denize döküldüğünde, birçok efe gibi Köpekçi Nuri Efe de silahını asarak Tavas'a, o çok sevdiği topraklarına geri döner. Devleti kurtarmanın haklı gururunu yaşarken, hiçbir zaman siyasi bir makam veya mevki talep etmemiştir. Sivil hayatta 25-30 atlık devasa örekleri, güreş develeri ve 10-15 ineğiyle taşımacılık ve hayvancılık yapar.
Devlet, bu büyük kahramanı unutmamıştır. 1936 yılında Mareşal Fevzi Çakmak bölgeye geldiğinde, bizzat Köpekçi Nuri Efe'yi buldurur, ona maaş bağlatır ve Ankara'ya, Gazi Orman Çiftliği'ne gelerek devletin himayesinde yaşamasını teklif eder. Ancak Efe, doğduğu topraklara olan derin bağı sebebiyle bu teklifi nezaketle reddeder. 1946 yılında ise Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Denizli'ye geldiğinde ilk sorduğu kişi yine odur: "Tavaslı Nuri Efe geldi mi?" Köpekçi Nuri Efe, belinde mavzeri, efe kıyafetleri ve efsanevi kıratıyla İnönü'nün yanına gelir ve iki eski silah arkadaşı hasretle kucaklaşır.
Ne yazık ki efenin son yılları, eski ihtişamından biraz uzaktır. Ercan Haytoğlu'nun çalışmasında acı bir gerçek olarak belirtildiği üzere; Nuri Efe'nin kâğıt oyunlarına, yani kumara olan düşkünlüğü, zamanla büyük servetinin erimesine ve halk nezdindeki o sarsılmaz itibarının bir nebze zedelenmesine yol açar. Ömrünün son demlerinde tütün ziraatıyla uğraşan bu koca çınar, 20 Nisan 1951 tarihinde hayata gözlerini yumar.
Ancak bir efe bedenen ölse de ruhen ölmez. Tavas halkının kolektif hafızasında o, bir "evliya" mertebesine yükselmiştir. Ölümünden sonra mezarının üzerinde yanan ışıklar görüldüğü rivayet edilmiş, büyük ağaçların gölgesindeki kabri, insanların dualar edip adaklar adadığı manevi bir sığınağa dönüşmüştür. Onun Tavas girişine dikilen heykeli, 2024 yılının Nisan ayında kimliği belirsiz kişilerce kundaklanarak yakılmak istense de bu eylem bile onun hatırasının, aradan geçen bir asra rağmen ne denli diri ne denli güçlü ve ne denli sarsıcı olduğunun bir kanıtıdır. Ateş, efenin ruhunu yakamaz; sadece efsanesini harlar.
Saygılarımla,
İbrahim AVCI
KAYNAKÇA
1997 yılından bu yana Türk halk biliminin ve geleneksel dans kültürünün içinde yer alan bir araştırmacı, THOF hakemidir. Amatör olarak başladığı Batı Anadolu tarihi ve Zeybek kültürü araştırmalarını, bugün İzmir Dans ve Sanat Akademisi çatısı altında profesyonel sahne eserlerine, oratoryolara ve belgesellere dönüştürmektedir. Geleneksel halk oyunlarının "kusursuz bir sanat dalı" olduğu inancıyla; Anadolu'nun kadim mirasını felsefe, sosyoloji ve moderniteyle harmanlayarak dijital dünyaya ve geleceğe taşımaktadır.