11 saat önce
Merhaba değerli izleyiciler. Bu videomuzda sizlerle, vatan toprakları işgal altındayken dağlardan inip bir milletin makus talihini değiştiren, Ege'nin sarp kayalıklarından doğan bir direniş ateşine; yani "Efelerin Efesi" Yörük Ali Efe'nin destansı hayatına doğru uzun ve büyüleyici bir yolculuğa çıkacağız. Yetim bir Yörük çocuğunun nasıl haksızlığa uğrayıp dağların aslanına dönüştüğüne, sosyal eşkıyalıktan Kuvâ-yi Milliye'nin efsanevi bir komutanı olduğuna şahitlik edeceğiz.
Yörük Ali, 1895 yılında Aydın'ın Sultanhisar ilçesine bağlı Kavaklı köyünde dünyaya gelmiştir. Babası, Sarıtekeli aşiretinden İbrahim oğlu Abdi Bey, annesi ise Atmaca aşiretinden Fatma Hanım'dır. Babası Abdi Bey, devrinin meşhur efesi Çakırcalı Mehmet Efe'nin eski zeybeklerinden biriydi. Ne yazık ki Ali, henüz küçük bir çocukken babası Abdi Bey, yıllardır husumet içinde olduğu Deli Mehmet tarafından vurularak öldürülmüştür.
Eşsiz kalan annesi Fatma Hanım, Ali henüz çok küçükken Kavaklı köyünden "Osmancık" lakaplı bir kasapla evlenmek zorunda kalmıştır. Ali, üvey baba yanında büyürken çocukluk yıllarını dağlarda ve yaylalarda çobanlık yaparak, doğanın zorlu şartlarıyla yoğrularak geçirmiştir. Henüz 16 yaşındayken aşiretten Nurcihan Hanım ile evlendirilmiş ve ilerleyen yıllarda hayatını birleştireceği insanlarla birlikte mütevazı bir yaşam kurmaya çalışmıştır.
Yörük Ali, ailesiyle kendi halinde yaşarken köyün kabadayısı Çolağın Mehmet'in acımasız bir iftirasına kurban gitmiştir. Çolağın Mehmet, dışarıdan tuttuğu adamlarla köyün berber dükkânını soydurmuş ve çalınan kemik tarak, ustura ve makas gibi eşyaları gizlice Yörük Ali'nin evinin damına saklatmıştır. Jandarma baskınında bu eşyalar bulununca, Yörük Ali haksız yere suçlanmış; jandarmaya direndiği için Aydın ve Nazilli damlarında hapis yatmak zorunda kalmıştır.
Hapisten çıktıktan sonra I. Dünya Savaşı'nın zorlu günlerinde Osmanlı ordusuna, 17. Kolordu'ya bağlı İzmir Depo Alayı'na asker olarak alınmıştır. Ancak burada yaşanan bir olay, onun tüm hayat çizgisini değiştirmiştir. Birliklerin Kafkas Cephesi'ne sevki gündemdeyken, Karabet Efendi isminde Ermeni bir takım subayı, yatakları havalandırdığı esnada toz çıktığı bahanesiyle Ali'ye tokat atmıştır. Haksızlığı asla gururuna yediremeyen Ali, bir Ermeni subaydan dayak yemeyi hazmedemeyerek askerden firar etmiş ve çocukluğundan beri hayalini kurduğu efe yaşamına adım atmak üzere Ege dağlarının yolunu tutmuştur.
Asker kaçağı olarak dağlara çıkan henüz 19 yaşındaki Yörük Ali, eniştesi Çıngıllı Hüseyin vasıtasıyla bölgenin efelerinden Yanık Halil İbrahim Efe'nin yanına giderek ona kızan olmak istemiştir. Ancak Yanık Halil, Ali'yi yaşça küçük ve cılız bularak, "Biz mektep mi açtık, bacak kadar çocuk kızan olsa ne yapar?" diyerek onu reddetmiştir.
Bunun üzerine Ali, dönemin en bilge ve okuryazar efelerinden olan Alanyalı Molla Ahmet Efe'ye başvurmuştur. Molla Ahmet Efe, Yörük Ali'nin gözündeki cevheri fark etmiş ve "Ağaç genç iken eğilir... O benim yanımda efe olacak, şahin olacak" diyerek onu kızanlığa kabul etmiştir. Ali, atıcılıktaki üstün yeteneği, cesareti ve zekâsı sayesinde kısa sürede grubun en güvendiği adamı, yani "baş kızanı" olmuştur.
Kısa süre sonra Alanyalı Molla Ahmet Efe, Bozdoğan'ın Kavaklıdere karakol baskınında ağır yaralanıp hayatını kaybetmiştir. Ölmeden önce vasiyet ederek yerine Yörük Ali'yi bırakmış ve henüz 21-22 yaşlarında olan Yörük Ali, zeybeklerin oybirliğiyle "Yörük Ali Efe" unvanını alarak grubun lideri olmuştur. Efelik döneminde hiçbir zaman haramilik yapmamış, fakir fukarayı ezmemiş, halkın koruyucusu olan tam bir sosyal eşkıya olarak halkın sevgisini kazanmıştır. Devletin affıyla bir süreliğine düze inse de kendisini soyan ve halka zulmeden 'Çalıkakıcı' Kara Durmuş Ali gibilere karşı kendi adaletini sağlamak için tekrar Madran Dağları'na dönmüştür.
Takvimler 1919 yılını gösterdiğinde Anadolu'nun üzerine kara bulutlar çökmüştü. 15 Mayıs'ta İzmir, ardından 27 Mayıs'ta Aydın ve Nazilli Yunan kuvvetleri tarafından işgal edildi. Düşman askerleri sivil halka akıl almaz zulümler yapıyor, canına ve namusuna kastediyordu. Yörük Ali Efe, ailesini alarak İtalyan işgal bölgesine, Çine'nin Yağcılar köyüne çekilmişti.
Düzenli ordunun dağıtıldığı bu ortamda 57. Tümen Komutanı Miralay Mehmet Şefik (Aker) Bey ve Teğmen Zekai, Necmettin, Asaf Bey gibi vatansever subaylar; halkı örgütleyebilecek tek güç olan efeleri direnişe ikna etmeye çalışıyordu. Subaylar, Yağcılar köyüne giderek Yörük Ali Efe ve dağ arkadaşı Kıllıoğlu Hüseyin Efe'yi Yunan işgaline karşı silahlanmaya davet ettiler. Yörük Ali Efe'yi harekete geçiren en önemli olaylardan biri de yolda karşılaştığı yaşlı bir kadının, efenin yüzüne baka baka: "Ben yüzümü erkekten gizlerim. Erkek olanın burada işi ne? Düşman kardeşlerimizi kesiyor ama sen buralarda geziyorsun!" diyerek isyan etmesidir.
Bu sitem, efenin yüreğinde bir vatan ateşine dönüşür. 5-6 Haziran 1919 gecesi Çine Askerlik Şubesi'nde Miralay Şefik Bey ile yapılan tarihi görüşmede Yörük Ali Efe şu efsanevi sözleri sarf eder: "Bey amca, sen hiç merak etme. Allah’ın izni ile yarın Bismillah deyip işe başlayacağız. Bundan sonra işimiz Yunan ile uğraşmak olmalıdır. Milleti hep eşraf aldattı. Yoksa biz şimdiye kadar durmazdık... Bize yalnız silah, cephane ve zabit ver. Nasıl emredersen senin sözünü tutacağız.". İşte bu an, Ege dağlarındaki sosyal eşkıyalığın, vatan savunan meşru bir Kuvâ-yi Milliye ordusuna dönüştüğü tarihi andır.
Millî Mücadele'nin Batı Anadolu'daki ilk örgütlü ve düzenli taarruzu için hedef belirlenmişti: Sultanhisar ile Atça arasındaki Malgaç Demiryolu Köprüsü'nü koruyan Yunan karakolu. 16 Haziran 1919 sabahı başlayan bu taarruz, efsanevi bir askeri deha örneğiydi.
Baskından önce Yörük Ali Efe, muazzam bir aldatmaca taktiği kullanmıştı. Yolda karşılaştığı Rum gençlerine, Yunan ordusundan korktuğunu ve Yunan komutanlığına teslim olmak istediğini söylemiş, bu haberi Sultanhisar'daki karakola iletmelerini istemiştir. Bu haberle Yunanlılar büyük bir rehavete kapılmış, hatta "Efe teslim olmaya geliyor" diyerek karşılama töreni hazırlıklarına bile başlamışlardı.
Ancak 16 Haziran 1919 sabahı, günün ilk ışıklarıyla birlikte Yörük Ali Efe, Kıllıoğlu Hüseyin Efe ve Teğmen Zekai Bey öncülüğündeki yaklaşık 60 kişilik "Milli Müfreze", büyük bir gizlilikle köprüye ulaştı. Teğmen Zekai Bey'in köprü ayaklarına yerleştirdiği dinamitlerin büyük bir gürültüyle patlamasının ardından zeybekler üç koldan karakola saldırdı. Çatışma kısa sürdü; düşman müfrezesi tamamen imha edildi, silah ve mühimmatlar ele geçirildi.
Bu muazzam zafer, halkın üzerindeki korku toprağını attı, yenilmez sanılan Yunanlıları paniğe sürükledi ve bölgedeki tüm efelerin Kuvâ-yi Milliye saflarına katılmasını sağladı. Ardından Yörük Ali Efe komutasındaki güçler, şiddetli şehir savaşlarıyla Aydın'ı geçici de olsa kurtarmayı başardı. Efe'nin etrafında binlerce gönüllü toplandı ve kurulan "Milli Aydın Alayı" ile Yunan ordusunun Anadolu içlerine ilerleyişi tam 20 ay boyunca durduruldu.
Kuvâ-yi Milliye'nin bu hararetli günlerinde cephede sadece Yunan ile değil, efelerin kendi aralarındaki nüfuz ve otorite savaşlarıyla da uğraşılıyordu. Bu çekişmelerin en büyüğü, Yörük Ali Efe ile bölgenin diğer güçlü ismi olan Demirci Mehmet Efe arasında yaşanmıştır.
Demirci Mehmet Efe yaşça Yörük Ali'den büyüktü ve daha hırslıydı. Bu rekabet Muğla üzerinde büyük bir hakimiyet kavgasına dönüştü. Yörük Ali Efe, zeybekleriyle Muğla'ya giderek burada "Çınaraltı Mahkemesi"ni kurmuş ve halkın davalarına bakmaya başlamıştı. Ancak gücünü kaybetmek istemeyen Demirci Mehmet Efe, adamlarını Muğla'ya sevk ederek Yörük Ali Efe'nin bulunduğu köşkü kuşattırmıştır. Araya giren ileri gelenler sayesinde kan dökülmeden uzlaşma sağlanmıştır.
İki efe arasındaki en büyük kopuş ise Denizli'de yaşandı. Demirci'nin baş kızanı Sökeli Ali Efe'nin Denizli'de öldürülmesi üzerine, Demirci Mehmet Efe kente girerek son derece gaddarca bir intikam almış, masum halka zulmederek devletin kasasını soymuştur. Adaletli ve merhametli bir lider olan Yörük Ali Efe, bu vahşetten büyük rahatsızlık duyarak durumu doğrudan Millet Meclisi Başkanlığına ve Mustafa Kemal Paşa'ya telgrafla şikâyet etmiş, Demirci'yi sert bir dille eleştirmiştir.
Kıllıoğlu Hüseyin Efe'nin İhaneti: Yörük Ali Efe'nin dağlardan beri yoldaşı olan Kıllıoğlu Hüseyin Efe ile de yolları ayrılmıştır. Kıllıoğlu, zamanla Kuvâ-yi Milliye disiplininden koparak eski eşkıyalık günlerine dönmüş; köylüleri haraca bağlamış, günahsız insanları öldürmüş ve hatta Çine Kaymakamı İbrahim Ethem Bey'i vurarak ağır yaralamıştır. Efelik töresinden sapan Kıllıoğlu, devletin kurduğu bir planla Bozdoğan'a davet edilip tuzağa düşürülmüş ve uyurken Demirci Mehmet Efe'nin adamları tarafından öldürülmüştür. Yörük Ali Efe ise bu süreçte kişisel hırslarından tamamen sıyrılarak yalnızca vatanın kurtuluşuna odaklanmıştır. Kıllıoğlu Hüseyin Efe’nin hikayesine de bir sonraki videomuzda detaylı olarak değineceğiz.
1921 yılına gelindiğinde Yörük Ali Efe, sadece cephede savaşan bir asker değil, cephe gerisinde harikalar yaratan sivil bir devlet adamı vizyonuna ulaşmıştı. Ordunun ve halkın ihtiyaçlarını karşılamak için Yenipazar ve Koçarlı'da çırçır fabrikası işletmiş, ordunun donanımı için kiremit, tahta ve usta temini gibi lojistik işlerle bizzat ilgilenmiştir. Savaş mağduru muhacirlerin (göçmenlerin) barınma ve sağlık sıkıntılarına çare olmuş, Kızılay'a (Hilal-i Ahmer) kendi cebinden 10.000 kuruş gibi devasa bağışlar yapmıştır. Hiçbir zaman halktan zorla haraç almamış, ordunun yulafını bile parasıyla, senetle satın almıştır.
Yörük Ali Efe'nin bu bilge ve onurlu duruşu, İtalyan işgal güçlerinin ve basınının da büyük ilgisini çekmiştir. 1922 sonbaharında İtalyan gazeteci Filippucci Giustiniani, bir tren yolculuğu sırasında Yörük Ali Efe ile tarihi bir röportaj yapmıştır. Gazeteci, karşısında vahşi bir dağlı beklerken, son derece mantıklı, eleştirel ve derinlikli bir lider bulmaktan şaşkına dönmüştür.
Vagonun penceresinden yollardaki perişan Müslüman göçmenleri ve yakılmış köyleri gösteren Yörük Ali Efe, Batı'nın ikiyüzlülüğünü İtalyan gazetecinin yüzüne şu unutulmaz sözlerle haykırmıştır: "Bak, bunu Avrupa medeniyeti yaptı! Biz üç senedir boğazlaşıyoruz, bu sizin eseriniz. Dünya barışa muhtaç; siz ne yapıyorsunuz? Yeni bir konferans. Çok iyi, bravo! Biz savaş yapıyoruz, siz konferans yapıyorsunuz!". Bu tarihi sözler karşısında İtalyan gazeteci ne cevap vereceğini bilememiş ve anılarında Yörük Ali'den "filozof derinliğinde bir dağ adamı" olarak saygıyla bahsetmiştir.
Yörük Ali Efe'nin işgalci İtalyan subaylarına karşı sadece sözleriyle değil, silahıyla da verdiği tarihi ayarlar vardır. Söke karargâhında bulunduğu bir gün, Türklerin gücünü küçümseyen İtalyan general ve subaylar onu nişancılık yarışmasına davet eder.
Yörük Ali Efe, "Kuru Veli" adındaki kızanını çağırarak nişan tahtasının altına geçirir ve başına bir su bardağı koydurtur. İtalyan subayların dehşet dolu bakışları arasında tetiği çeken Efe, bardağı tam ortasından vurarak parçalar.
Bir başka görüşmede ise, göğsündeki madalyayla "İtalya Krallığı'nın Nişancıbaşısı" olduğunu iddia eden bir İtalyan subayına karşı, Efe hedefi daha da küçültür. Kızanı Mestan Efe'nin elinde tuttuğu gümüş bir "çil metelik" (madeni para) hedeflenir. İtalyan subay korkup atış yapamayınca, Yörük Ali Efe tek kurşunla parayı tam ortasından delip geçer. Ardından iplere bağladığı cevizlerin kendisini değil, havada tutan incecik ipleri vurarak koparır.
Bu olağanüstü gösteri karşısında İtalyan general, göğsündeki nişancıbaşılık madalyasını çıkararak "Bu bana değil sana layık" diyerek Efe'ye vermek ister. Yörük Ali Efe ise ince bir alayla şu tarihi cevabı verir: "Alamam Usta... Öğünülecek bir o demir parçan var, onu da elinden alırsam ne ile övüneceksin a benim Ustam?".
Ankara'da düzenli ordunun kurulmasıyla birlikte Yörük Ali Efe'nin devlet adamlığı bir kez daha parladı. İsyan eden Çerkez Ethem, kendisine 100.000 lira gibi devasa rüşvetler ve mektuplar göndererek isyana katılmasını teklif etti. Yörük Ali Efe bu ihanet teklifini elinin tersiyle itti; parayı devlete teslim edip elçileri İstiklal Mahkemesi'ne gönderdi. Tüm kuvvetleriyle birlikte kayıtsız şartsız düzenli ordunun emrine girdi. Kendisine bizzat "Milis Miralay" (Milis Albayı) rütbesi tevcih edildi.
Savaşın mutlak zaferle sonuçlanmasının ardından TBMM tarafından kendisine en yüce onur olan "Kırmızı Şeritli İstiklal Madalyası" layık görüldü. Savaşı kazanan bu efsanevi kahramana, başarıları övüldüğünde verdiği şu asil cevap, onun alçakgönüllülüğünün kanıtıdır: "Bazı kimseler savaş zamanında yapılan işleri bana mal ederler. Bu yanlıştır. Bir kişinin, beş kişinin böyle büyük davalarda ne ehemmiyeti olur ki? Gönlünde vatan muhabbeti taşıyan her vatansever o günlerde bizim gibi düşünmüş, bizimle beraber olmuştur. Milli mukavemette aslan payını kendine ayırmakta hata vardır. Bir elin şamatası (sesi) olur mu ki?".
Cumhuriyet döneminde hiçbir resmi makam kabul etmeyip köşesine çekildi ve 1934 yılında köklerine sadık kalarak "Yörük" soyadını aldı. Ancak Yunan kurşunlarının yıkamadığı Yörük Ali Efe, sivil hayatta acı bir trajedi yaşadı. 1925 yılında İzmir'de geçirdiği korkunç bir atlı tramvay kazası sonucunda her iki bacağını da diz kapağının altından kaybetti. Tekerlekli sandalyeye mahkûm olmasına rağmen vakur duruşundan asla ödün vermedi.
"Halkı iyidir, toprağı sever" dediği Aydın'ın Yenipazar ilçesine yerleşti. Kazanın yarattığı komplikasyonlar ve şeker hastalığı nedeniyle tedavi gördüğü Bursa Devlet Hastanesi'nde 23 Eylül 1951 tarihinde hayata gözlerini yumdu. Vasiyeti üzerine çok sevdiği Yenipazar'a defnedildi.
Yörük Ali Efe'nin aziz hatırasını yaşatmak için Yenipazar'daki evi restore edilerek 8 Haziran 2001 tarihinde Yörük Ali Efe Müzesi adıyla kapılarını açmıştır. Vasiyeti üzerine naaşı da bu müzenin bahçesine taşınmıştır.
O; yetim bir Yörük çocuğuyken, vatan işgal edildiğinde Malgaç Baskını ile Millî Mücadele'nin ilk meşalesini yakan, İtalyanlara silahıyla, gazetecilere sözüyle diz çöktüren ve cephe gerisindeki lojistik zekâsıyla bir milletin kaderini değiştiren eşsiz bir kahramandı. Onun adı türkülerde, zeybeklerin diz vuruşunda ve minnettar Türk milletinin kalbinde sonsuza dek yaşamaya devam edecektir.
Ruhu şad olsun.
Bir sonraki bölümümüzde görüşmek üzere, hoşça kalın!
--------------------------------------------------------------------------------
KAYNAKÇA
1997 yılından bu yana Türk halk biliminin ve geleneksel dans kültürünün içinde yer alan bir araştırmacı, THOF hakemidir. Amatör olarak başladığı Batı Anadolu tarihi ve Zeybek kültürü araştırmalarını, bugün İzmir Dans ve Sanat Akademisi çatısı altında profesyonel sahne eserlerine, oratoryolara ve belgesellere dönüştürmektedir. Geleneksel halk oyunlarının "kusursuz bir sanat dalı" olduğu inancıyla; Anadolu'nun kadim mirasını felsefe, sosyoloji ve moderniteyle harmanlayarak dijital dünyaya ve geleceğe taşımaktadır.