1 gün önce
Herkese merhaba. Bugün sizlerle, Ege dağlarının dumanlı tepelerine, silah seslerinin yankılandığı, adaletin namluların ucunda arandığı o çalkantılı yıllara doğru uzun bir yolculuğa çıkacağız. Çoğunuz "İzmir'in Kavakları" türküsünü duymuş, dillere destan Çakırcalı Mehmet Efe'nin namını işitmişsinizdir. Peki ya o efsaneyi doğuran, ona o asil ama kanlı mirası bırakan adam kimdi? Bugün, gölgesinde koca bir imparatorluğu titreten, Osmanlı-Rus Harbi'nde cepheden cepheye koşan ve en sonunda karanlık bir ihanetle başı gövdesinden ayrılan asıl efsaneyi, Çakırcalı Ahmet Efe'yi konuşacağız. Arkamıza yaslanalım ve Batı Anadolu'nun bu büyük destanına başlayalım.
Tarihler 1824 yılını gösterdiğinde, Ödemiş'in Birgi bucağına bağlı Ayasurat, bugünkü adıyla Türkönü köyünde bir erkek çocuğu dünyaya geldi. Babası Burhan Aşireti'ne mensup oldukça dindar bir adam olan Hacı Davut, annesi ise Şeref Hatun'du. Ahmet büyüdüğünde Ali Peçe'nin kızı Ayşe ile evlendi.
Peki, bu aileye "Çakırcalı" lakabı nereden miras kaldı? Ahmet aslında çakır gözlü değildi; hafif çakıra çalan gözleri ve orta bir boyu vardı. O dönemlerde Tire'nin Yeğenli köyünde yaşayan, çok asabi ve kıskanç olan, karısını sürekli döven "Çakır Ahmet" adında bir adam vardı. Türkönü köyü halkı, genç Ahmet'i mizacı yüzünden bu asabi Çakır Ahmet'e benzeterek şakayla karışık ona da "Çakır Ahmet" demeye başladılar. İleride baba ile oğlu birbirinden ayırmak için babaya "Çakır Ahmet", oğluna ise "Çakırca Mehmet" denilecek, bu isim zamanla "Çakırcalı" ve "Çakıcı" halini alacaktı.
Ahmet gençliğinde aslında bir çobandı; kâh kendi sürüsünü kâh ağaların koyunlarını otlatırdı. Askerlik çağı geldiğinde kanı kaynamaya başladı, Birgi'nin beyleri onu akıllansın diye askere yazdırdılar. Ancak onun ruhunda emir altına girmek yoktu; çok geçmeden istifasını basıp askerden ayrıldı.
Ahmet kurnaz, inanılmaz derecede kuvvetli ve cesur bir adamdı. Osmanlı zaptiyeleriyle girdiği çatışmalardan kaçmayı kendine yediremeyecek kadar gururluydu. Çok geçmeden dokuz kişilik kendi çetesini kurarak Küçük Menderes çayırlıklarında, Bozdağ'da ve Arslan Dağları'nda nam salmaya, dehşet saçıp ağaları korkutmaya başladı. Dönemin dikkat çekici bir diğer detayı ise Ahmet Efe'nin yanındaki adamlarıydı. Çakırcalı Ahmet Efe, yörede sıkça rastlanan Afrika kökenli azatlı kölelerden oluşan "Afro-Zeybekler" ile dolaşırdı. Yanında her daim iki "Arap Zeybeği" olmadan ne çarşıya ne de kahveye inerdi. Bu heybetli ve sadık siyahi zeybekler, onun gücüne güç katar, düşmanlarına korku salardı.
Bu çetin dünyanın bir de gizli ve korkutucu aktörleri vardı: Afro-Zeybekler. 16. yüzyıldan itibaren Afrika'dan Batı Anadolu'ya getirilen ve daha sonra azat edilen veya kaçan bu siyahi gençler, ırgatlık yapmak yerine dağlara çıkıp eşkıya çetelerine katılmışlardı. İri yarı fizikleri ve bölge insanından farklı dış görünüşleriyle düşmanlarına inanılmaz bir korku salıyorlardı.
Çakırcalı Ahmet Efe, bu geleneği en güçlü uygulayan efelerden biriydi. Yanında her daim iki Afro-Zeybek bulundurur, onlara "Çifte Arapları" denirdi. Çakırcalı Ahmet Efe, çifte Arapları yanında olmadan ne kahveye ne de çarşıya inerdi. Bir yeri basacaklarında veya zenginlere bir tehdit mektubu göndereceklerinde bu heybetli Afro-Zeybekler öncü kuvvet olarak içeri girer, gözlerini kocaman açıp dillerini dışarı çıkararak etrafa dehşet saçarlardı. Dönemin dağlarında Çakırcalı'nın çifte Arapları dışında; tek balta vuruşuyla adam bölen Parmaksız Arap ve Yörük Osman'ın baş zeybeği Koca Arap gibi ünlü Afro-Zeybekler de bölgede fırtınalar estiriyordu.
Yıl 1877... Osmanlı İmparatorluğu, tarihinin en büyük yıkımlarından biri olan 93 Harbi'ne, yani Osmanlı-Rus Savaşı'na girmişti. Padişah, devleti savunan eşkıyaların affedileceğini vadetti. Vatan elden giderken dağda kalmayı kendine yediremeyen Çakırcalı Ahmet Efe, "Zeybek Asakir-i Muavenesi" yani Zeybek Taburu adıyla gönüllü olarak Balkanlar'a koştu.
Çakırcalı ve Afro-Zeybeklerin de içinde bulunduğu bu kuvvetler; Batum, Sahum, Kızanlık, Varna, Şumnu, Dobruca cephelerinde Ruslara karşı aslanlar gibi savaştılar. Özellikle Yovan Çiftliği, Karasine, Sulanık, Çernova ve Şıpka Balkanı bölgelerinde düşmana ağır kayıplar verdirdiler. Çakırcalı Ahmet Efe, bir keresinde kızanı Sarının İsmail ile birlikte düşmanın ikinci kuvvetini dağıtarak koca bir Osmanlı taburunun yok olmasını engelledi.
Ancak savaş ona ağır bir bedel ödetti. Cephane sandıklarını katırlara yüklerken kasığı patladı (fıtık oldu) ve ağır bir basura yakalandı. Hastalıktan eriyen Ahmet Efe, memleketine dönmek için Süleyman Paşa'dan izin kopardı. Ödemiş'e döndüğünde, savaştan yadigâr kalan o zayıf bedeniyle Kürkçü kardeşler adlı abacılara gidip kendine yeni kıyafetler diktirdi. O, vatan için kendini feda etmiş gerçek bir gaziydi.
Savaş bittikten sonra Çakırcalı Ahmet Efe, devlet tarafından affedilerek "Kır Serdarı" (kır korucusu) unvanıyla kolluk gücü yapıldı. Ancak o, sıradan bir memur olmadı. Çadırını yazlık yaylaların kavşak noktası olan Akçakmak mevkiine kurarak burayı adeta "seyyar bir hükümet merkezine" dönüştürdü.
Halk, hırsızlık veya adam kaçırma gibi dertleri olduğunda devlete değil, Baş Hâkim sıfatıyla doğrudan Çakırcalı Ahmet Efe'ye geliyordu. Ahmet Efe suçluları buluyor, kendi adaletince kötekliyor veya devlete teslim ediyordu. Karargâhında ağalar ve beyler ağırlanıyor, koyunlar kesilip ziyafetler veriliyor, at yarışları ve büyük güreş müsabakaları düzenleniyordu.
Çakırcalı Ahmet Efe'nin gücü öylesine artmıştı ki, 1881 yılında bölgenin diğer namlı efeleriyle akıllara durgunluk veren bir eyleme imza attı. Çakırcalı Ahmet Efe; Yörük Osman, Çallı Veli, Kürt Mustafa ve yanlarındaki yedi Afro-Zeybek (Çifte Araplar ve Koca Arap dahil) ile birlikte kırk beş kişilik devasa bir birleşik çete kurarak Milas'taki Güllük İskelesi'ni bastı.
Vapurdan inen kalabalığın arasına dalan çete, kırk kişiyi esir alarak ormana kaçırdı. Yabancı konsoloslukların Saray'ı baskı altına almasıyla Osmanlı ordusu ilk kez eşkıya takibinde dağ topu bataryası kullanmak zorunda kaldı. Rehineler ancak 10 bin lira gibi devasa bir fidye karşılığında serbest bırakılabildi. Bu olay, efelerin devlet otoritesini nasıl hiçe sayabildiğinin en büyük göstergesiydi.
Yıl 1883... Osmanlı Devleti, dağlardaki ve düzdeki bu efe saltanatına son vermeye karar verdi. Vali Hacı Naşit Paşa, çok gizli bir kararla Ege'deki efelerin kendi muhitlerinde pusuya düşürülüp imha edilmesini emretti.
Çakırcalı Ahmet Efe'yi ortadan kaldırma görevi, henüz yirmi yaşlarında olan, Türkçeyi yarım yamalak konuşan ve bölgeye yeni gelmiş iri yarı bir zaptiye olan Boşnak Hasan Çavuş'a verildi. Kasıtlı bir devlet suikastı planlanmıştı. Birgi Müdürü İsmail Efendi, Kır Serdarı olan Çakırcalı Ahmet'i, asker kaçağı Mehmet Çavuş'u yakalamak bahanesiyle göreve çağırdı.
Ahmet Efe tehlikeyi sezmiş, yola çıkmadan önce emmisi Halil Ağa'ya "Oğlum Mehmet'i sana bırakıyorum, ona baba gibi bak" diyerek vasiyetini vermişti. Ahmetçiler deresi yakınlarında bir kuyu başında mola verdiklerinde ihanet gerçekleşti. Ahmet Efe yatsı namazına durduğu (veya dinlendiği) esnada, Boşnak Hasan Çavuş arkasından saldırarak Efe'yi yere yatırdı ve belinden çektiği bıçakla efsanevi Çakırcalı Ahmet Efe'nin başını gövdesinden ayırdı.
Asıl husumet ve nefret, Hasan Çavuş'un bu cinayetten sonraki tavırlarıyla doğdu. Hasan Çavuş, Efe'nin başını kesip meşhur gümüşlü martinisini omuzuna asarak kaymakama götürdü. Efe'nin başı günlerce Hükümet Konağı'nda sergilendi. Çavuşluğa terfi eden Boşnak Hasan, daha sonra bu kesik başı sokaklara atıp "Vurun keratanın başına, onu ben öldürdüm!" diyerek övündü ve Ahmet Efe'nin eşi Hatice Hanım'a sistematik zulümler yaptı.
İşte Boşnak Hasan Çavuş'un bu vahşeti ve kalleş pususu, aslında eşkıyalığı bitirmedi; Ege tarihinin en büyük efsanesini doğurdu. Babası katledildiğinde henüz 11 yaşında olan oğlu Mehmet, annesinin intikam yeminleriyle büyüdü. Eli silah tuttuğunda, "Çakırcalı Mehmet Efe dağa çıktı, Osmanlı gelsin yakalasın" diyerek Ege'yi 15 yıl boyunca kana buladı. Babasının katili Boşnak Hasan Çavuş'u bularak cezasını kesti ve 1000'den fazla insanı öldürüp, zenginden alıp fakire dağıtarak dünya çapında bir efsaneye dönüştü.
Başka bir tarih yolculuğunda görüşmek üzere, hoşça kalın!
Saygılarımla,
İbrahim AVCI
KAYNAKÇA
1997 yılından bu yana Türk halk biliminin ve geleneksel dans kültürünün içinde yer alan bir araştırmacı, THOF hakemidir. Amatör olarak başladığı Batı Anadolu tarihi ve Zeybek kültürü araştırmalarını, bugün İzmir Dans ve Sanat Akademisi çatısı altında profesyonel sahne eserlerine, oratoryolara ve belgesellere dönüştürmektedir. Geleneksel halk oyunlarının "kusursuz bir sanat dalı" olduğu inancıyla; Anadolu'nun kadim mirasını felsefe, sosyoloji ve moderniteyle harmanlayarak dijital dünyaya ve geleceğe taşımaktadır.