Arama

Yörük Çadırlarından Milli Kahramanlığa: Gazi Parmaksız Hasan Efe | İbrahim Avcı

2 gün önce

Çanakkale siperlerinde parmağını, Ege dağlarında yüreğini vatan için feda eden Gazi Yörük Parmaksız Hasan Efe'nin sosyal eşkıyalık ve Kuvayı Milliye destanı.

Değerli okuyucular, Ege'nin sislerin ardında kaybolan mor cepkenli dağlarına, zeybeklerin yatağan şakırtılarının yankılandığı o puslu ve çetin yıllara hoş geldiniz. Tarih yaprakları yirminci yüzyılın başlarını, Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş sancılarıyla sarsıldığı, Anadolu insanının yoksulluk, salgın hastalıklar ve ardı arkası kesilmeyen savaşlarla sınandığı o karanlık dönemi göstermektedir. O günlerde Batı Anadolu'nun sarp dağları, sadece bir coğrafi engebe değil; aynı zamanda devletsizliğin, otorite boşluğunun ve haksızlığa karşı yükselen isyanın da yegâne sığınağıdır. Dağlar, kendi kanunlarını koyan, haksızlığa uğrayıp "düze inemeyen" efelerin, zeybeklerin ve kızanların yurdudur.

Bu videomuzda sizlere, Ege'nin o destansı direnişinde adı dağlara altın harflerle kazınmış, sosyal eşkıyalık geleneğinin en saf, en vatansever hallerinden birini temsil eden bir kahramanı anlatacağım. Arşiv kayıtlarında ve halkın sözlü belleğinde zaman zaman farklı isimlerin birbirine karıştığı, ancak cesaretinin ve fedakârlığının asla unutulmadığı bir efsaneden bahsedeceğiz. Araştırmacı Şahin Efe Yılmaz'ın Anka Enstitüsü'nde yayımlanan ve Güney Cephesi'nin prosopografik yapısını inceleyen çalışmalarında da belirttiği üzere; halk arasında ve bazı modern araştırmalarda "Parmaksız Hüseyin Efe" olarak hafızalara kazınan bu büyük direnişçi, aslında asıl adı Hasan olan, ancak mirasını ve kahramanlıklarını yaşatan oğlu Hüseyin Uruk’un adıyla ve bölgedeki diğer ünlü "Hüseyin" efelerle (Gökçen Hüseyin, Kıllıoğlu Hüseyin) kimliği harmanlanarak bir halk efsanesine dönüşen Gazi Yörük Parmaksız Hasan Efe'dir. Tarihsel süreçte efelerin şanının çocuklarının isimleriyle veya silah arkadaşlarının adlarıyla anılması, Ege'nin sözlü kültürünün bir cilvesidir.

Bu yazıda, adını milletin kalbine yazdıran bu efsanevi "Parmaksız Efe" kimliğinin ardındaki o devasa hayat hikayesini, onun sosyal eşkıyalık bağlamındaki o muazzam dönüşümünü, bir destan coşkusuyla ele alalım. Hazırsanız, hep beraber Ege’nin çam kokulu dağ yollarına düşelim.

Yörük Çadırlarından Savaş Meydanlarına: Mastavralı Urufoğlu'nun Doğuşu

Kahramanımız, 1883 yılında, Aydın'ın Nazilli ilçesine bağlı, bereketli topraklara sahip Mastavra, bugünkü adıyla Bozyurt köyünde, kıl çadırların gölgesinde dünyaya gözlerini açtı. Urufoğulları sülalesinden Yörük Musa’nın oğlu olan Hasan, Ege'nin zorlu ama bir o kadar da özgürlükçü Sarıtekeli Yörük aşiretine mensuptu. Değerli okuyucular, Yörük olmak sadece bir soy meselesi değil, aynı zamanda doğayla bütünleşmiş bir yaşam felsefesidir. Yörük çocuğu, mevsimlerin ritmine göre yaylalar ile ovalar arasında mekik dokuyan, sürülerinin peşinde dağların her bir patikasını, mağarasını ve su kaynağını ezberleyerek büyüyen kişidir. İşte efenin ileriki yıllarda göstereceği o muazzam gerilla taktiği ve doğada hayatta kalma becerisi, henüz çocuk yaşlarda bu kıl çadırların etrafında şekillenmeye başlamıştır.

Gençlik yıllarında oldukça keskin bakışlı, zeki, ancak bir o kadar da ağırbaşlı ve adil bir karaktere sahip olan kahramanımız, dönemin pek çok Anadolu genci gibi tarlasında, sürüsünün başında kendi halinde bir yaşam sürmekteydi. Eşi Arpazlı Ümmü Hanım ile kurduğu yuvada, kıtlığın ve hastalıkların pençesinde hayatta kalmaya çalışıyordu. Ancak Osmanlı'nın üzerinde dolaşan kara bulutlar, onu da içine çekecekti. İlk askerliğini Selanik'te yapan efe, ardından Yemen'in kavurucu çöllerinde, Trablusgarp'ta, Libya'da, Bağdat'ta ve Şam'da yıllarca cepheden cepheye koştu. Yemen cephesinde, İngilizlerin kurduğu ölümcül bir pusudan, birliğinin o dönemki Binbaşı Mustafa Kemal Bey (Atatürk) tarafından kurtarılması, onun ruhunda devlete ve komutanlarına karşı sarsılmaz bir bağlılık yaratmıştı.

Cepheden Cepheye: Çanakkale ve "Parmaksız" Lakabı

Fakat onun fiziksel ve psikolojik karakterini asıl mühürleyen olay, gönüllü olarak koştuğu Çanakkale’de yaşandı. Çanakkale'de posta ve haberci neferi olarak ölüm kusulan siperler arasında mekik dokurken, mermilerin havada çarpıştığı o mahşer yerinde, ona ömrü boyunca taşıyacağı o ünlü lakabı verecek olay vuku buldu. Şahin Efe Yılmaz'ın kaynak kişilerden, efenin öz oğulları olan Hüseyin ve Cengiz Uruk’tan bizzat derlediği anlatılara göre; şiddetli bir çatışma anında komutanına acil bir haber ulaştırmak için koşarken vurulmuştu, ancak o cehennem sıcağında ve adrenalin fırtınasında vurulduğunun farkında bile değildi. Görevini başarmanın verdiği gururla komutanının karşısına geçip tekmil vermek üzere sağ elini havaya kaldırdığında komutanı dehşetle bağırdı: "Evladım bırak şimdi selamı! Sağ işaret parmağın kopmuş!". İşte efsanevi "Parmaksız" lakabı, Çanakkale'nin o kanlı siperlerinde, vatan uğruna feda edilen bir uzvun nişanesi olarak efenin ismine kazınmıştı.

Değerli okuyucular, onun psikolojisini anlamak için Çanakkale'den evlatlarına aktardığı şu kan donduran hatıraya kulak vermek gerekir: "Çanakkale'de hayvanların çıkardıkları pisliklerden arpaları seçer, temizler, onları yerdik. Derelerden su içerken de gözlerimizi ve burunlarımızı kapatarak içerdik. Çünkü derelerdeki suların yarısı insan kanıyla kırmızıya boyanmıştı. Köpekler bile insan eti yiyorlar, o yüzden de çabuk kuduruyorlardı.". İşte bu travmatik ama bir o kadar da çelikleştirici tecrübeler, Parmaksız Hasan Efe'yi sıradan bir köylüden, acıya şerbetli, ölümü göze almış, sarsılmaz bir iradeye sahip bir Gazi'ye dönüştürmüştür.

İşgalin Karanlığında Dağa Çıkış ve Sosyal Eşkıyalığın Temelleri

Çanakkale'den gazi unvanıyla köyüne dönen Parmaksız Efe, harap olmuş yuvasını, sefalet içindeki eşi Ümmü Hanım'ı ve çocuklarını toparlamaya çalışırken, Mondros Mütarekesi'nin o ağır, boğucu havası Ege'nin üstüne çökmüştü. 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir'in, ardından da Aydın ve Nazilli havzasının İtilaf Devletleri tarafından işgal edilmesi, Anadolu insanı için bardağı taşıran son damla oldu. Değerli okuyucular, tam da bu noktada efenin "dağa çıkış" serüvenini, sosyolojide "Sosyal Eşkıyalık" kavramı üzerinden derinlemesine incelememiz elzemdir.

Eşkıyalık tarihi araştırmacısı Onur Akdoğu'nun Zeybekler Tarihi üzerine yaptığı devasa çalışmalarda belirttiği gibi; Batı Anadolu'da efe ve zeybek kültürü, devlet otoritesinin zayıfladığı anlarda, haksızlığa uğrayan köylünün kendi adaletini arama mekanizması olarak doğmuştur. Onur Akdoğu'nun deyimiyle: "Fakire, zararı dokunan zenginler efenin doğal düşmanıydı.". Geleneksel efeler; zenginden alıp fakire veren, yöre eşrafının ve yozlaşmış devlet memurlarının zulmüne karşı "dağların kanununu" uygulayan, adaletsizliğe başkaldıran yerel otorite figürleriydi.

Ancak Parmaksız Efe'nin dağa çıkışı, geleneksel sosyal eşkıyalık motiflerinden çok daha büyük, makro düzeyde bir isyanın sonucuydu. Şahin Efe Yılmaz'ın makalelerinde altını çizdiği üzere, onun geçmişinde bir kan davası, bir gasp veya şahsi bir intikam hissiyle şekillenmiş bir "zeybeklik hayatı" yoktu. O, emperyalist işgale karşı, devletsiz kalan ve namusu çiğnenen halkın feryadı üzerine efelenmiş, "Kuvayı millîye Efeliği" mertebesine erişmiş bir kahramandı.

Düzenli ordunun terhis edildiği, jandarmanın silah bıraktığı, İstanbul Hükümeti'nin teslimiyetçi bir politika izlediği o kapkaranlık günlerde, Ege köylüsünü koruyacak hiçbir kurumsal güç kalmamıştı. Yunan devriyeleri köyleri basıyor, masum insanları katlediyor, mallarını yağmalıyordu. İşte bu mutlak devlet boşluğunda, sosyal eşkıyalık kurumu evrim geçirmiş; yerel ağalara başkaldıran efeler, topyekûn bir düşman ordusuna başkaldıran "Milli Kahramanlara" dönüşmüştü. İzmir'in işgali haberini aldığında, yüreğindeki vatan aşkı ve Çanakkale'de bıraktığı parmağının sızısı onu yerinde durduramadı. Yörük çadırındaki huzurunu bir kenara itti, sırtına çukadan yapılmış mintanını geçirdi, beline levend kuşağını doladı, silahlığına yatağanını ve mavzerini yerleştirerek zeybek sancağını açan genç Yörük Ali Efe'nin yanına koştu. Parmaksız Efe'nin bireysel bir husumeti yoktu; onun davası, parçalanan bir milletin onurunu kurtarma davasıydı. Bu, eşkıyalığın "milli bir direniş ordusuna" evrildiği anın sosyolojik bir başyapıtıdır.

Çeteleşme, Çatışmalar ve Efsanenin Büyümesi: Yörük Ali Müfrezesi'nin Sütunları

Dağa çıkıp Yörük Ali Efe'nin müfrezesine katıldığında Parmaksız Efe 36 yaşındaydı. Yörük Ali ise henüz 24 yaşında gencecik bir delikanlıydı. Bu ikili arasındaki ilişki, Ege'nin zeybeklik kültüründeki o muazzam hiyerarşik saygının ve derin dostluğun en güzel örneğidir. Parmaksız Efe, yaşına ve savaş tecrübesine rağmen hiyerarşiye saygı duyarak Yörük Ali'ye "Ali oğlum" diye hitap ederken; Yörük Ali Efe de onun Çanakkale görmüş, cephe tozu yutmuş gazi kimliğine ve yaşına hürmeten ona daima "Hasan Efem" diyerek karşılık verirdi.

Yörük Çadırlarının Gizli Desteği ve Malgaç Baskını

Bu efsanevi çetenin büyümesinde en büyük lojistik üs, Yörüklerin kıl çadırlarıydı. Askeri arşiv araştırmacıları, Yörük kadınlarının bu direnişteki rolünü sıkça vurgular. Parmaksız Efe'nin eşi Ümmü Hanım gibi kadınlar, dağlardaki Yörük yurtlarını adeta birer karargâha dönüştürmüştü. Yunan devriyelerinin hareketleri bu göçebe yörükler tarafından gizlice takip ediliyor, zeybeklere istihbarat sağlanıyor ve dağlardaki efelerin peynir, yoğurt, et gibi erzak ihtiyaçları bu çadırlardan gizlice karşılanıyordu. Efelerin arkalarındaki bu devasa halk desteği olmadan, dağlarda bir gün bile tutunmaları imkansızdı. Onlar, halkın içinden çıkmış ve halkın koruyucusu olan gerçek sosyal eşkıyalardı. Çete kurulduktan sonra, devletle değil, doğrudan işgalci düşmanla ve onlara maşalık yapan yerli işbirlikçilerle çatışmalar başladı.

16 Haziran 1919 sabahı, Ege direniş tarihinin en parlak sayfalarından biri olan Malgaç Baskını gerçekleştirildi. Değerli okuyucular, gözlerinizi kapatın ve o geceyi hayal edin. Aydın ile Nazilli arasındaki düşman sevkiyatını sağlayan stratejik Malgaç Demiryolu Köprüsü, ağır silahlı Yunan birlikleri tarafından korunuyordu. Gece karanlığında, Menderes Nehri'nin sularını sessizce yararak geçen Yörük Ali Efe, Kıllıoğlu Hüseyin, Parmaksız Efe, Çete Emir Ayşe Efe ve yaklaşık 60 kişilik bu grup, bir hayalet gibi Yunan karakoluna sızdı. Çanakkale'den edindiği askeri taktiklerle Parmaksız Efe, bu baskında Yörük Ali Efe'ye büyük bir stratejik destek sağlamıştı. Saat sabahın altısıydı. Yunan askerleri henüz uykularındayken, efelerin mavzerleri ölüm kusmaya başladı. Kurulan pusudan kurtulmaya çalışan düşman askerleri, zeybeklerin kılıçları ve bombaları karşısında darmadağın oldu.

Bu baskın, Ege'deki düzenli düşman birliklerine karşı yapılan ilk örgütlü sivil direnişti. Yunan ordusu yenilmez olmadığını anlamış, efelerin ünü ise tüm Avrupa'ya kadar yayılmıştı. Bu başarının ardından Üçyol Savaşı gibi çetin muharebelerde yer aldılar. 57. Tümen Kumandanı Miralay Şefik (Aker) Bey hatıratında, efelerin bu savaşlardaki gözü pekliğini överken şunları belirtir: "Zeybek denildiği zaman her zeybeği hırsız, uğursuz telakki etmek doğru değildi… Zeybekler arasında yüksek ruhlu, kahraman, vatanperver adamlara tesadüf ettim.". Parmaksız Efe ve arkadaşları, düşmana karşı sadece kurşunla değil, psikolojik harp taktikleriyle de savaştılar. Dağlardaki Yunan devriyeleri, uzaktan duydukları tek bir ıslık sesiyle, zeybeklerin pusu kurduğu korkusuna kapılıp köyleri terk eder hale gelmişlerdi. Efeler, bölgedeki halk için adeta yarı-tanrısal kurtarıcılar mertebesine yükselmişti.

Düzenli Orduya Geçiş, Kırılma Anları ve Nefis Hesaplaşması

Fakat değerli okuyucular, her destanın bir kırılma anı, her serüvenin bir hesaplaşma dönemi vardır. 1920'lerin sonlarına gelindiğinde, Ankara Hükümeti artık dağınık haldeki Kuvayı millîye birliklerini kaldırıp, disiplinli ve tek merkezden yönetilen Düzenli Ordu'ya geçiş kararı almıştı. İşte bu karar, sosyal eşkıyalık tarihinin Ege'deki en büyük travması ve yol ayrımıdır. Yıllarca dağların hürriyetine alışmış, kendi kararlarını kendi veren, emir almayı zül sayan bazı büyük efeler için apoletli subayların emrine girmek kabul edilemezdi. Demirci Mehmet Efe gibi bazı namlı efe reisleri bu duruma başlangıçta isyan etmiş, sivil halka ve subaylara yönelik şiddet eylemlerine girişmişti. Yaşanan bu otorite krizi, zeybekler arasında da kanlı bir iç hesaplaşmayı beraberinde getirdi. Kimi efeler güç zehirlenmesi yaşayarak çalıkakıcı konumuna düşerken, Parmaksız Efe, Yörük Ali Efe ve Kıllıoğlu Hüseyin gibi isimlerin bulunduğu grup tarihi bir duruş sergiledi.

Tarihi belgeler, Yörük Ali Efe'nin okuma yazma bilmemesine rağmen, yanındaki subayların telkiniyle Demirci Mehmet Efe'ye yazdığı o sitem dolu tarihi mektubu kaydeder: "Zaman dağda gezmeyi, eşkıyalık yapmayı değil, şanla, şerefle düze inmeyi, silahı düşmana çevirmeyi emrediyor... Kelle koltukta, vatanımızın selameti için hizmet etmeliyiz.". Parmaksız Efe, Çanakkale'de zaten bir "nefer" olmanın, devletin emrine girmenin ne demek olduğunu en acı yolla öğrenmiş bir gaziydi. O, nefsiyle olan savaşını çoktan kazanmıştı. Bu nedenle düzenli orduya geçiş sürecinde hiçbir zorluk çıkarmadı. Düzenli ordu saflarına katıldıklarında, omuz omuza savaştığı efelerin bir bir ihanete veya çapulculuğa sapıp yok olduğuna yahut cephelerde şehit düştüğüne şahit oldu. Özellikle yakın silah arkadaşlarının kaybı ve iç çatışmalar, efenin ruhunda derin yaralar açmıştı. Savaşın sonuna, 9 Eylül 1922'de Yunan'ın denize döküldüğü o muzaffer güne kadar, elinden silahını, yüreğinden vatan sevgisini bir an olsun eksik etmedi. O, dağların kanununu bırakıp Cumhuriyet'in nizamına boyun eğen zeybek olarak tarihe geçti.

Atça'da Sessiz Bir Veda ve Efsanenin Sonu

Kurtuluş Savaşı zaferle sonuçlanıp, düşman vatan topraklarından tamamen temizlendikten sonra, Gazi Yörük Parmaksız Hasan Efe için artık silahların susma vakti gelmişti. Kendisine teklif edilen makamları, şan ve şöhreti elinin tersiyle itti. Ege'nin Küçük Paris'i olarak bilinen ve Yunan işgalinden sonra modern bir mimariyle küllerinden yeniden doğan Aydın'ın Atça beldesine yerleşti. Değerli okuyucular, onun mirası, tenekeler dolusu altın veya devasa araziler değildi. Onun mirası, sağ elinde eksik olan o tek parmağın temsil ettiği kocaman bir vatan toprağıydı. Uzun yıllar Atça'da sessiz, mütevazı ve gösterişten uzak bir yaşam sürdü. Araştırmacılara veya gazetecilere hatıralarını anlatmaktan daima imtina etti, yapılanları görev bildi. Hatta yaşı sorulduğunda, o büyük kumandanına olan saygısından ötürü daima: "Ben Atatürk'ten iki yaş küçüğüm" diyerek övünürdü.

Gazi Yörük Parmaksız Efe, 1974 yılında, tam 91 yaşındayken Atça'da sessizce hayata gözlerini yumdu. Mezar taşına doğum tarihi sehven 1881 olarak yazılmış olsa da o 1883 doğumlu bir ulu çınardı. Vefatının ardından oğulları Hüseyin ve Cengiz Uruk, babalarının o şerefli mirasını, fotoğraflarını ve anılarını bir sır gibi saklayarak günümüz tarihçilerine ulaştırdılar. Ege kültüründeki yeri, "şakilik" kavramını bir ulusal kurtuluş destanına çeviren, devletsiz günlerde halka devlet, çaresiz günlerde millete umut olan o kutsal eşkıyalık kurumunun en parlak timsali olmasıdır.

 

Ruhu şad olsun! 

Saygılarımla,

İbrahim AVCI

 

KAYNAKÇA

 

  • Akdoğu, Onur. "Bir Başkaldırı Öyküsü - Zeybekler Tarihi, Ezgileri, Dansları", İzmir, 2004.
  • Aker, M. Şefik. "İstiklal Harbinde 57. Tümen ve Aydın Milli Cidali", Askeri Mecmua, İstanbul, 1937.
  • Haytoğlu, Ercan. "Milli Mücadele'de Nazilli ve Çevresindeki Zeybeklerin Hizmetleri", Pamukkale Üniversitesi, Denizli, 2011.
  • Özkurt, Fatih. "Yörük Ali Efe’nin Hayatı, Milli Mücadele Tarihindeki Yeri ve Önemi", Fırat Üniversitesi (Yüksek Lisans Tezi), Elazığ, 2008.
  • Yılmaz, Şahin Efe. "Gazi Yörük Parmaksız Hasan Efe", Anka Enstitüsü, 2019.
Etiketler : Gazi Yörük Parmaksız Hasan Efe Parmaksız Hüseyin Efe kimdir Yörük Ali Efe müfrezesi Malgaç Baskını sosyal eşkıyalık Ege efeleri zeybek tarihi İbrahim Avcı belgesel İbrahim Avcı ibrahim avcı
İbrahim Avcı
İbrahim Avcı

1997 yılından bu yana Türk halk biliminin ve geleneksel dans kültürünün içinde yer alan bir araştırmacı, THOF hakemidir. Amatör olarak başladığı Batı Anadolu tarihi ve Zeybek kültürü araştırmalarını, bugün İzmir Dans ve Sanat Akademisi çatısı altında profesyonel sahne eserlerine, oratoryolara ve belgesellere dönüştürmektedir. Geleneksel halk oyunlarının "kusursuz bir sanat dalı" olduğu inancıyla; Anadolu'nun kadim mirasını felsefe, sosyoloji ve moderniteyle harmanlayarak dijital dünyaya ve geleceğe taşımaktadır.

Beğendim
Bayıldım
Komik Bu!
Beğenmedim!
Üzgünüm
Sinirlendim
Bu içeriğe zaten oy verdiniz.

Yorumlar