2 saat önce
Merhaba sevgili okurlar, bugün sizlerle tarihimizin en sarsıcı, en dönüştürücü dönemlerinden birine doğru derinlemesine bir yolculuğa çıkacağız. Tarih 30 Ekim 1918'i gösterdiğinde imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması, yorgun ve bitkin düşmüş bir imparatorluğun üzerine ağır bir yük olarak çökmüştü. Bu antlaşmanın hemen ardından, 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir'in işgal edilmesiyle birlikte Batı Anadolu için yepyeni ve zorlu bir süreç başladı. Merkezi otoritenin zayıfladığı, orduların terhis edildiği bu dönemde, vatan toprakları adım adım elden çıkarken Anadolu insanı kendi kaderini kendi ellerine almak zorunda kaldı.
İşte tam bu kırılma anında, Ege'nin sarp dağlarında yepyeni bir direniş ruhu filizlendi. Yüzyıllardır süregelen, tamamen erkek egemen bir kültürün görünmez sınırları yıkılıyor, mangal yürekli kadınlar da silah kuşanıp dağlara çıkıyordu. Asırlardır süregelen geleneksel roller yerle bir oluyor; kadınlar, evlerini ve çocuklarını geride bırakarak ateş hattına, cephe gerisine ve hatta bizzat komuta kademelerine geçiyordu. Peki, bu muazzam dönüşüm neden ve nasıl gerçekleşti? Gelin, Milli Mücadele'nin kadın efelerinin izini dönemin sosyo-ekonomik dinamikleri üzerinden hep birlikte, objektif bir şekilde sürelim.
Olayların temelini ve Milli Mücadele döneminde Anadolu kadınının neden silah kuşandığını anlamak için, o dönemin toplumsal yapısına ve köklü zeybeklik kültürünün tarihsel köklerine sosyolojik bir pencereden bakmamız gerekir. Ege bölgesinde efe ve zeybek kültürü, hiyerarşisi çok sert kurallarla belirlenmiş bir yapıydı. Ercan Haytoğlu'nun Aydın Kuva-yı Milliyesinde Efe ve Zeybekler adlı kıymetli çalışmasında detaylandırdığı üzere, bu yapının en tepesinde mutlak otorite olan efe bulunurdu. Onun altında tecrübeli savaşçılar olan zeybekler ve en altta da genç adaylar yani kızanlar yer alırdı. Bu yapı, yüzyıllar boyunca sadece erkeklerin var olduğu, fiziksel güce, sadakate ve bölgesel hakimiyete dayalı kapalı bir dünyaydı.
Ancak Birinci Dünya Savaşı'nın yarattığı devasa demografik ve ekonomik çöküş, Anadolu'da büyük bir erkek nüfusu eksikliğine yol açmıştı. Erkeklerin büyük bir kısmı cephelerde yaşamını yitirmiş ya da sakat kalmıştı. İşgalci kuvvetlerin Büyük Menderes Havzası'na kadar ilerlemesi ve Aydın ile çevresindeki yerleşim yerlerinin doğrudan hedef haline gelmesi, köylüyü kendi meşru müdafaa mekanizmasını kurmaya itti. 57. Tümen Kumandanı Albay M. Şefik (Aker) gibi rütbeli askerler, düzenli ordunun yetersiz kaldığı bu noktada sivil direnişi örgütlemek için bölgedeki efelere güvenmek zorunda kalmıştı.
Hatice Bilgin Yıldırım, Milli Mücadele'de Aydın'ın Kadın Efeleri başlıklı eserinde, bu kapalı erkek dünyasının kapılarını mecburen sivil halka ve kadınlara açmak durumunda kaldığını sosyolojik örneklerle açıklar. Geleneksel olarak ev içinde konumlandırılan kadınlar, işgalcilerin köylere girerek sivil halka zarar vermesi karşısında pasif kalmamışlardır. Vatanın bağımsızlığı ve en temel yaşama hakkı söz konusu olduğunda toplumsal cinsiyet rolleri tamamen ortadan kalkmış, silah tutabilen herkes bu bölgesel direnişin bir parçası olmuştur. Anadolu tarihinde ilk kez bir kadına efe unvanı verilmiş, ilk kez kadınlar bu kültüre ait kıyafetleri giyerek müfrezelere komuta etmiştir.
Olayların nasıl geliştiğine baktığımızda, karşımıza dönemin zorlukları içinde şekillenen ve kalıpları yıkan gerçek insan hikayeleri çıkıyor. Gelin, bu dönüşümün başrolündeki isimleri ve olayların perde arkasını inceleyelim.
Bu dönemin en bilinen isimlerinin başında şüphesiz İmamköylü Çete Emir Ayşe gelir. Nermin Karabulut'un yöre halkının sözlü anlatımlarına dayanarak hazırladığı Milli Mücadele Savaşının Kadın Kahramanı İmamköy'lü Çete Emir Ayşe adlı derlemesinde aktardığına göre, 1894 yılında İmamköy'de doğan Ayşe, Çanakkale Cephesi'nde eşini kaybederek genç yaşta dul kalmıştı. İki kızıyla kendi halinde yaşarken, düşmanın Aydın'a yaklaştığını öğrendi. Köy halkı güvenli bölgelere göç etmeye çalışırken, Ayşe'nin yakın arkadaşı Asiye ve kardeşi nehir sularında boğularak yaşamını yitirdi. Bu acı olay, Ayşe'nin kararını değiştirdi; göç etmek yerine direnmek için köyüne döndü.
Şehit eşinden kendisine kalan tek hatıra olan altın düğün küpelerini satarak bir mavzer tüfeği satın aldı. Silahını bacanın içine saklayan ve komşusundan nişan almayı öğrenen Ayşe, tehlike yaklaştığında çocuklarını komşusuna emanet edip dağlara çıktı. Önce Sancaktarın Ali Efe grubuna, ardından yörenin en önemli lideri Yörük Ali Efe'nin grubuna katıldı. Efeler, onun bu kararlılığına duydukları saygıyla emrine tam on kızan verdiler ve ona Çete Ayşe unvanını layık gördüler. Kepez sırtlarında, Köşk (Umurlu) Cephesi'nde ve Üçyol Savaşı'nda en ön saflarda çarpışan Çete Ayşe, gösterdiği liderlikle zeybek hiyerarşisi içindeki cinsiyet bariyerlerini fiilen ortadan kaldırdı. Savaşın ardından 1933 yılında, bizzat Mustafa Kemal Atatürk tarafından kendisine Kırmızı Şeritli İstiklal Madalyası takdim edilmiştir.
Bölgedeki direnişin bir diğer sarsıcı örneği ise Çiftlikli Çete Kübra Efe'dir. Aslı Ulaş Aksu'nun Çiftlik Köylü Kübra Efenin Hikayesi başlıklı araştırmalarında detaylandırdığı üzere, 1903 doğumlu olan Kübra, silah kuşandığında henüz on altı yaşlarında, evlilik hazırlıkları yapan nişanlı bir genç kızdı. Düşman işgalini duyan Kübra, babasının eski elbiselerini giydiğinde babası ona engel olmak istemiştir. Babasının "Savaşa gitmek yerine evlenip yuva kurmalısın" demesi üzerine Kübra'nın verdiği cevap, dönemin vatanseverlik anlayışını tam anlamıyla özetler: "Ülkem işgal altındayken ben nasıl evlenip çocuk sahibi olabilirim? Düşmanı kovarım, sağ kalıp geri dönersem o zaman evlenirim."
Evden ayrılarak Yörük Ali Efe'nin onayıyla Köpekçi Nuri Efe'nin bölüğüne yerleşen Kübra'ya on kızan verildi. Köşk Cephesi'nde görev yapan Kübra Efe, çocukluğundan gelen keskin nişancılığı sayesinde çatışmalarda işgalci kuvvetlerin yüzbaşı ve çavuş rütbesindeki subaylarını tek tek tespit edip etkisiz hale getirdi. Bu yeteneği yüzünden efeler arasında adı "Rütbeli Avcısı" olarak anılmaya başlandı. O sadece bir nişancı değil, top yollarının açılmasını yöneten ve cepheye lojistik sevkiyat sağlayan stratejik bir askeri liderdi.
Kadınların askeri liderlik rollerini üstlendiği örnekler sadece Ege'nin köyleriyle sınırlı kalmamıştır. Esra Sarıkoyuncu Değerli'nin Millî Mücadele’de Türk Kadını ve İnönü Muharebeleri’nde Çarpışan İki Kadın Kahraman adlı makalesinde incelenen Selanikli Ayşe Hanım, Balkan Savaşları'nda eşini kaybettikten sonra Anadolu'ya göç etmişti. Kardeşinin işgalci askerler tarafından yaşamına son verilmesi üzerine intikam yemini eden Ayşe Hanım, bütün ziynet eşyalarını satarak silahlandı.
Turgutlu (Kasaba) ve Salihli bölgelerinde köy köy dolaşarak yüzlerce genci direniş için organize etti. Aydın içindeki çatışmalarda elli sekiz saat boyunca aralıksız savaşan Ayşe Hanım, askeri başarılarından dolayı zeybek takımlarına komuta etti. Daha sonra Kütahya, Gediz ve Sakarya Savaşları'nda da bizzat cephede yer aldı ve gösterdiği bu inanılmaz stratejik yararlılıklar sayesinde kendisine Binbaşı rütbesi verildi. Savaş sonrasında kendisine önerilen maddi yardımları elinin tersiyle iten Ayşe Hanım, vatanı savunmanın bir bedeli olamayacağını savunan ahlaki bir duruş sergiledi.
Kuzey Ege dağlarına uzandığımızda ise karşımıza gerilla savaşının en etkili isimlerinden biri olan Gördesli Makbule Efe çıkar. Şeyma Özelmacı ve Uğur Çakır'ın Kadın Kahramanlarımızdan Bir Milis; Gördesli Makbule adlı ortak çalışmasında anlattığı üzere, 1902 yılında Manisa Gördes'te doğan Makbule, küçük yaşlardan itibaren ata binmeyi ve silah kullanmayı öğrenmişti. Babasını ve ağabeyini önceki savaşlarda çoktan kaybetmişti.
İşgal başlayınca yeni evlendiği eşi Halil Efe ile birlikte Kaymakam İbrahim Ethem Bey'in akıncı müfrezesine katıldı. Kocasının evde kalması yönündeki baskılarına şiddetle itiraz eden Makbule Hanım, dağlardaki dondurucu kış şartlarında bile askerlere cesaret verdi. Müfrezenin artçı korumasını ustalıkla üstlendi ve Güvemdere Muharebesi'nde geri çekilen askerleri yüreklendirerek düşmana tekrar taarruz edilmesini sağladı. Makbule Hanım, henüz yirmi yaşındayken, 17 Mart 1922 tarihinde Kocayayla mevkisinde girdiği çetin bir çatışmada geri çekilen arkadaşlarına siper olmak için öne atıldığı sırada vurularak şehit düştü.
Savaşın sadece tüfekle kazanılmadığını kanıtlayan en önemli unsur ise cephe gerisindeki kadın emeğidir. Özlem Baykal'ın Millî Mücadele Döneminde Cephe Gerisinde Kadın Emeği: Fotoğraf Üzerinden Askerî Üretimin Görsel Okuması başlıklı araştırmasında sosyolojik bir perspektifle ortaya koyduğu gibi, Anadolu kadını topyekûn bir seferberlik halindeydi. Fişek fabrikalarında, mühimmat atölyelerinde ve dikişhanelerde elleri nasır tutana kadar çalışan kadınlar, geleneksel ev içi rollerinden tamamen sıyrılarak kamusal üretime dahil oldular. Dönemin fotoğraflarında, zehirli kimyasallara aldırmadan, ellerinde eldiven dahi olmadan Ankara, Eskişehir ve Konya'daki İmalat-ı Harbiye tesislerinde çalışan yaşlı, genç ve çocuk yaştaki kadınların özverisi net bir şekilde görülür.
Bunun yanı sıra, cepheye doğrudan erzak ve mühimmat taşıyan sivil kadınlar da hayati bir rol oynadı. Hamiyet Esmer'in BİGADİÇLİ NAZİFE KADIN adlı yazısında aktardığı olay bu durumun en acı örneklerindendir. Bigadiçli Nazife Kadın, Ulus Dağı eteklerinde karargâh kuran Halil Efe Müfrezesi'ne gizlice ekmek, su ve sargı bezi taşırken işgalci askerler tarafından yakalanmış, Türk askerlerinin yerini söylemesi için ağır işkenceler görmüş, ancak tek bir kelime dahi etmemesi üzerine askerler için ekmek pişirdiği fırına atılarak şehit edilmiştir.
Gülay Sarıçoban'ın Milli Mücadele'de Anadolu Kadını adlı makalesinde belirttiği gibi, kadınlar sadece fiziksel güçleriyle değil, örgütlenme yetenekleriyle de sahnedeydi. Sivas'ta Vali Reşit Paşa'nın eşi Melek Hanım öncülüğünde kurulan Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti, ordu için devasa bağış kampanyaları düzenledi ve uluslararası diplomatlara protesto telgrafları çekti. İstanbul'da düzenlenen Sultanahmet Mitingi ve Kadıköy Mitingi gibi devasa protestolarda Halide Edip Adıvar, Nakiye Elgün ve Darülfünun öğrencisi olan, daha sonra Asker Saime lakabıyla cepheye geçecek olan Münevver Saime gibi aydın kadınlar, on binlerce insana hitap ederek tükenmiş olan halkın mücadele azmini sözleriyle yeniden alevlendirdiler.
Genel bir değerlendirme yapmak gerekirse; Milli Mücadele döneminin kadın efeleri ve isimsiz sivil kahramanları, sadece birer askeri figür veya yerel efsane değildir. Onlar, toplumun en çaresiz zamanlarında, devlet otoritesinin kalmadığı anlarda inisiyatif alabilen, toplumsal sınırları ve cinsiyet önyargılarını vatan sevgisi uğruna esneten gerçek kurucu aktörlerdir. Çete Ayşe'nin de bizzat ifade ettiği gibi; "Bazı kadınların içinde bir pehlivan, bazı erkeklerin içinde ise korkaklıklarından dolayı bir kadın gizlidir." Bu tarihi tespit, cesaretin, liderliğin ve yöneticiliğin cinsiyetle değil, tamamen insanın yüreği ve inancıyla ilgili olduğunun en net kanıtıdır.
Savaş bittikten, Kuvâ-yi Milliye birlikleri düzenli orduya katıldıktan ve nihayetinde vatan kurtarıldıktan sonra bu kadınların birçoğu devletin kendilerine sunduğu resmi maaşları "Vatanı kurtarmanın karşılığı olmaz" diyerek geri çevirmiş, mütevazı hayatlarına ve köylerine sessizce geri dönmüşlerdir. Onların bu karşılıksız adanmışlığı ve onurlu duruşu, bugün Cumhuriyetin modernleşme sürecinde kadınlara sağlanan sosyal ve medeni hakların en güçlü ahlaki temelini oluşturmuştur.
Ben bu araştırmayı yaparken ve kaynakları incelerken, o zorlu şartlar altında sergilenen iradeye ve gösterilen sivil inisiyatife büyük bir hayranlık duydum. Toplumun en zor anında kadınların üstlendiği bu dönüştürücü rol, bugün sahip olduğumuz bağımsızlığımızın kimlerin omuzlarında yükseldiğini bize bir kez daha hatırlatıyor. Peki siz, bu cesur kadınların tarih sahnesinde kendi kaderlerini nasıl yazdıkları ve gösterdikleri eşsiz fedakarlıklar hakkında ne düşünüyorsunuz? Düşüncelerinizi ve görüşlerinizi yorumlarda buluşarak paylaşalım.
Saygılarımla,
İbrahim AVCI
1997 yılından bu yana Türk halk biliminin ve geleneksel dans kültürünün içinde yer alan bir araştırmacı, THOF hakemidir. Amatör olarak başladığı Batı Anadolu tarihi ve Zeybek kültürü araştırmalarını, bugün İzmir Dans ve Sanat Akademisi çatısı altında profesyonel sahne eserlerine, oratoryolara ve belgesellere dönüştürmektedir. Geleneksel halk oyunlarının "kusursuz bir sanat dalı" olduğu inancıyla; Anadolu'nun kadim mirasını felsefe, sosyoloji ve moderniteyle harmanlayarak dijital dünyaya ve geleceğe taşımaktadır.