19 saat önce
Merhaba değerli okuyucu.
Tarih, bazen dilden dile dolaşan kahramanlık türküleri ile tozlu arşiv odalarında saklanan soğuk mühürlü belgelerin birbirine en sert şekilde çarptığı yerdir. Eğer yolunuz Ege'ye düşerse, kahvehanelerde, köy meydanlarında ya da eski taş avlularda mutlaka o efsanevi ismi duyarsınız: Çakırcalı Mehmet Efe. Çoğu kişinin sadece "Çakıcı" olarak bildiği, adına sayısız destan yazılan, taş plaklara türküleri kazınan bu adam, kimilerine göre zenginin malını fakire dağıtan, namusu koruyan ve çaresizlerin yardımına koşan bir Doğu Şövalyesi’dir. Fakat madalyonun diğer yüzünü çevirdiğimizde, Başbakanlık Osmanlı Arşivleri'nin o sararmış sayfaları bize bambaşka bir hikâye fısıldar. Bu resmi yazışmalar; cinayetlerin, kanlı köy baskınlarının, acımasız şantajların ve uluslararası silah tüccarlarıyla kurulan karanlık ittifakların izleriyle doludur.
1872 yılında Ödemiş'in Ayasuret (bugünkü adıyla Türkönü) köyünde başlayan ve tam on beş yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu'nu peşinden koşturan bu serüven, sadece bir asayiş sorunu değil, aynı zamanda muazzam bir sosyolojik vakadır. Sözlü tarih, onu yoksulun hamisi bir kahraman olarak yüceltirken; yazılı tarih, ellerinde masumların da kanı olan bir çete lideri olarak kaydeder. Peki, asıl gerçek hangisi? Bugünkü yazımızda, efsanelerin o büyüleyici sisi ile resmi tutanakların o acımasız netliğini karşı karşıya getireceğiz. Sizi, Ege dağlarının gizemli patikalarında, dönemin siyasi ve sosyal krizlerinin gölgesinde şekillenen bu çetin hikâyeyi dedektif titizliğiyle incelemeye davet ediyorum. Kararı siz vereceksiniz.
Halk arasında nesilden nesile aktarılan o sarsılmaz efsanenin köklerine inebilmek için öncelikle hikâyenin başlangıç noktasına, o meşhur intikam yeminine bakmamız gerekir. Çakırcalı Mehmet Efe'nin babası Çakırcalı Ahmet Efe de zamanında dağlarda gezmiş, sonrasında devletle anlaşıp düze inerek kır serdarlığı görevini üstlenmiş eski bir zeybektir. Ancak devlet içindeki bazı yetkililerin verdiği gizli bir infaz emriyle, kendi halinde yaşayan bu adam, eski bir husumetlisi olan zaptiye görevlisi Boşnak Hasan Çavuş tarafından namaz kıldığı esnada boğazı kesilerek öldürülür. Babası katledildiğinde henüz on bir yaşında olan Mehmet'in içine o sönmez öfke tohumu atılmıştır. Yıllar sonra, babasının katili Boşnak Hasan Çavuş'un Mehmet'e ait olmayan bir hırsızlık suçunu ona yıkmaya çalışması, köyüne baskın düzenleyip annesine ve akrabalarına işkenceler etmesi bardağı taşıran son damla olur. Mehmet, yanına en güvendiği adamlarını alarak dağa çıkar ve devlete açıkça meydan okur.
İşte bu noktadan sonra halkın gözünde büyüyen o muazzam efsane başlar. Sözlü kültüre ve halk anlatılarına göre Çakırcalı, sadece kendi intikamının peşinde koşan bir kanun kaçağı değil; otorite boşluğundan ezilen, adalete aç halkın tek sığınağıdır. Dağlarda dolaşırken elde ettiği ganimetleri asla sadece kendi adamları için saklamaz. Anlatılanlara göre o, acımasız toprak ağalarından, köylüyü ezen zenginlerden kaba kuvvetle aldığı altınları köy köy gezip fakirlere dağıtır. Evlenme çağına gelip çeyiz düzemeyen kızların çeyizini hazırlar, sevdiğine kavuşamayan yoksul delikanlıların başlık parasını öder. Hatta tarlasını süremeyen köylüye çift öküzü alır; devletin yapamadığını yapıp köylere dereleri kolay geçebilsinler diye köprüler, çeşmeler ve yollar inşa ettirir.
Efsanenin en güçlü dayanaklarından biri de Çakırcalı'nın ahlaki değerlere, özellikle de namus kavramına olan sarsılmaz bağlılığıdır. Sözlü tarih bize, Çakırcalı'nın kalkan ellere acımadığını, kadınlara yan gözle bakanları asla affetmediğini söyler. Hikayelerden birine göre, Çakırcalı'nın şöhretinden faydalanmak isteyen dokuz kişilik bir Arnavut çetesi, onun adını kullanarak köyleri basar, malları talan edip kadınlara saldırır. Bu durumu haber alan Çakırcalı o kadar öfkelenir ki, çeteyi bulur, genç kızları sağ salim ailelerine teslim eder ve o dokuz kişiyi kurdurduğu devasa bir ateşin içine atarak diri diri yakar. Bu denli korkunç bir ceza dahi, halkın gözünde "Efe bizim namusumuzu koruyor" şeklinde yankı bulur. Ünü öylesine yayılır ki, Avrupa basınında, özellikle İngiliz ve Fransız gazetelerinde ondan "Anadolu'nun Robin Hood'u" diye bahsedilir. Yöre halkı ona o kadar derinden inanır ki, Çakırcalı'nın beş vakit namaz kıldığına, evliya mertebesine ulaştığına ve kendisine kurşun işlemediğine dair inançlar bir din gibi yayılır. Mahkemeye gidip hakkını alamayanlar, dertlerine derman bulmak için hükümet kapısı yerine dağlara, Çakırcalı'nın yanına çıkmaya başlar.
Fakat romantik türkülerin sustuğu yerde, devletin ve tarihçilerin soğuk belgeleri konuşmaya başlar. Olayı sadece halk anlatılarından değil, resmi vesikalardan okuduğumuzda karşımıza ürpertici bir suç makinesi profili çıkar. Tarihçi Sabri Yetkin'in eşsiz çalışması Ege'de Eşkıyalar kitabında sunduğu belgelere baktığımızda, Çakırcalı Mehmet Efe'nin on beş yıllık dağ serüveni boyunca kendi elleriyle ya da emriyle binden fazla insanın yaşamını yitirdiğini net bir şekilde görürüz. Üstelik bu uzun ölüm listesinin içinde sadece onunla çatışmaya giren askerler ya da düşman çeteler yoktur; kadınlar, çocuklar ve olaylarla hiçbir ilgisi olmayan masum köylüler de bu korkunç şiddetten nasibini almıştır.
Ercan Uyanık'ın kaleme aldığı Çakırcalı Mehmet Efe'nin Kronolojisi isimli makale, efsanedeki yardımsever portrenin ardında yatan devasa şantaj ve haraç çarkını gözler önüne serer. Arşiv kayıtlarına göre Çakırcalı, bölgedeki zengin aileleri sürekli olarak ölümle tehdit etmiş, devasa fidyeler koparmıştır. Örneğin Milas'ın en tanınmış zenginlerinden Manolaki Hacı Pordumorus'un iki oğlunu dağa kaldırarak o dönem için bir servet olan 4.000 lira fidye almış; yine Tire'nin önde gelen ailelerinden Gülcüoğlu Hacı Mehmet Efendi'nin konağını basıp nakit paralarını gasp etmiştir. İstediklerini elde edemediğinde ise şiddete başvurmaktan hiç çekinmemiştir. Aydın sancağındaki Barutçu İstavri Efendi'nin fabrikasını basıp kasalarını boşaltmış, hatta zaman zaman devletin Muğla posta arabalarının yolunu kesip hazineye ait paralara el koymuştur.
Gazeteci Zeynel Besim Sun'un henüz 1934 yılında dönemin tanıklarıyla görüşerek tefrika ettiği Çakıcı Efe romanında anlatılanlar ve tarihçilerin bulguları, Çakırcalı'nın yeri geldiğinde kendi dostlarına bile ihanet ettiğini gösterir. Kendi gücünü pekiştirmek ve dağlarda rakipsiz kalmak için, çocukluk arkadaşı ve dönemin güçlü efelerinden Kamalı Mustafa'nın çetesiyle birleşir gibi yapıp onlara kalleşçe pusu kurmuş, yine bir diğer müttefiki Posluoğlu Mehmet'i ve adamlarını gece uykularında sinsice katletmiştir. Efe raconuna ve mertlik algısına tamamen ters düşen bu eylemler, iktidar hırsının ne denli gözünü kararttığını gösterir. Dahası, kendisine karşı kurulan birliklerde yer aldıkları veya kökenleri yüzünden bütün bir topluluğu cezalandırdığı olaylar vardır. Sırf intikam almak için Doyranlı Çiftliği'ni basıp karşısına çıkan 28 masum Arnavut çobanı kurşuna dizmesi veya tarlada ırgat olarak çalışan savunmasız Çerkezleri (İhsaniye köyü cinayetleri) sırf etnik kökenlerinden dolayı katletmesi, arşivlerdeki en karanlık sayfalardan bazılarıdır. Askerlerle girdiği çatışmalarda ise esir aldığı subayların ayak tabanlarının derisini yüzdürmek gibi akıl almaz işkence yöntemleri kullandığı belgelenmiştir. Hükümete yerini ihbar ettiğinden şüphelendiği kişileri sadece kendilerini değil, beşikteki bebeklerine kadar tüm aileleriyle birlikte evlerinde ateşe vermesi, köylülere yaydığı dehşetin boyutlarını kanıtlar.
Tüm bunların yanında, belki de en şaşırtıcı detay uluslararası bağlantılarıdır. Cihan Özgün, Gizem Tunç ve Yasin Özdemir'in ortak çalışması Bir Çatışmanın Denklemi: Çakırcalı Mehmet Efe'nin Başarısında Yatak ve Pusu Faktörü adlı makalesinde de vurgulandığı üzere, Çakırcalı dış güçlerle son derece pragmatik ittifaklar kurmuştur. Özellikle İzmir'de yerleşik olan devasa İngiliz Levanten ailesi Whittall Ailesi ve İskoç Forbes Ailesi, dağlarda işlettikleri cıva madenlerini ve ihraç ettikleri sümbül soğanı ticaretini diğer çetelerden korumak için doğrudan Çakırcalı ile anlaşmıştır. Bu Levanten tüccarlar, sağladıkları finansal destekle kalmamış, devletin kendi zaptiyesine bile zor temin ettiği o dönemin en modern Martin tüfeklerini ve binlerce mermiyi Çakırcalı'nın çetesine tedarik etmiştir. Yani halkın efsanevi kahramanı, arka planda uluslararası sermayenin bölgedeki silahlı korumalığını yapan, son derece akıllı ve hesaplı bir liderdir.
Tarihin kanlı kayıtları ile halkın romantik hafızası bu denli zıtken, binden fazla insanın ölümünden sorumlu bir adamın arkasından nasıl ağıtlar yakılıp efsaneler üretildiğini anlamak için dönemin sosyolojik iklimine bakmalıyız. Osmanlı İmparatorluğu'nun son demlerinde, özellikle Batı Anadolu'da merkezi devlet otoritesi tamamen çökmüş durumdaydı. Köylü, bir yanda toprakları elinde tutan acımasız yerel ağaların, diğer yanda ise devletin vergi toplama işini ihaleyle satın alan ve köylüden kan kusturarak vergi tahsil eden doymak bilmez mültezimlerin (vergi memurlarının) baskısı altındaydı. Mahkemelerde adalet kalmamış, zaptiyeler halkı korumaktan aciz hale gelmişti. İşte bu korkunç otorite boşluğu ve derin çaresizlik içinde kıvranan halk, kendi gücünü aşan devasa otoritelere karşı koyabilen silahlı bir figürü "kurtarıcı" olarak benimsemeye psikolojik olarak hazırdı.
Halil Dural'ın, dönemin tanıklarıyla bizzat konuşarak hazırladığı Bize Derler Çakırca 19. ve 20. Yüzyılda Ege'de Efeler isimli eşsiz tarih çalışması, efsanenin mekaniğini çok iyi deşifre eder. Dural'ın tespitlerine ve yöre halkının gerçek itiraflarına göre, Çakırcalı'nın o dillere destan yardımseverliği aslında mükemmel kurgulanmış bir hayatta kalma ve istihbarat stratejisiydi. Eşkıyalığın en temel kuralı, dağda barınabilmek için köylüyü kendi safına çekmektir. Çakırcalı'nın o zenginlerden gasp edip köylülere dağıttığı altınlar, ödediği çeyiz paraları ve yaptırdığı köprüler; köylüleri kendine birer yatak (eşkıyayı saklayan ve besleyen kişi) ve muhbir yapmanın en garantili yoluydu. Köylüye yaptırdığı köprüler, askeri birlikler peşindeyken çetesinin atlarıyla o dereleri hızla geçebilmesi içindi. Dağıttığı paralar sayesinde köylüler devletin zaptiyesine yalan söylüyor, Efe'nin yerini gizliyor ve askerin en ufak hareketini anında dağa uçuruyordu. Bu, tamamen karşılıklı bir çıkar anlaşmasıydı.
Ancak edebiyat ve popüler kültür, bu çıkar ilişkisini zamanla romantik bir kahramanlık destanına dönüştürdü. Türkan Gözütok'un Eşkıyalık ve Çakırcalı Mehmet Efe'nin Türk Edebiyatına İzdüşümü başlıklı makalesinde detaylandırdığı gibi, özellikle Cumhuriyet sonrasında Yaşar Kemal'in kaleme aldığı ünlü Çakırcalı Efe romanı, bu figürü dünyaca ünlü eşkıya prototiplerine benzer şekilde, düzene isyan eden onurlu bir halk kahramanı olarak zihinlere kazıdı. Ali Özçelik'in Batı Anadolu Eşkıyalığının Bir Mit Haline Geliş Serüveni adlı çalışması da basının bu efsaneleşmedeki rolünü gösterir. Daha Çakırcalı hayattayken bile İzmir ve İstanbul gazeteleri onun maceralarını abartarak manşetlere taşıyor, yabancı gazeteciler kırsala gelip onunla röportaj yapabilmek için sıraya giriyordu. Belle Époque (Güzel Dönem) Avrupası, Doğu'nun bu efsanevi figürünü gizemli bir şövalye gibi sunmaya bayılıyordu. Nihayetinde toplum; kendisini koruması için kan döken acımasız bir çete liderini olduğu gibi kabullenmek yerine, onu vicdanında aklayarak adil, evliya ruhlu ve kusursuz bir kahramana dönüştürmeyi tercih etti.
Gördüğünüz gibi, tarih çoğu zaman siyah ya da beyaz değildir; karmaşık ve gri gölgelerle doludur. Bir yanda babasının kalleşçe öldürülmesinin ardından düzene isyan eden, acımasız mültezimlerin ve ağaların elinden aldığı serveti fakir köylülerle paylaşan, namusu koruyan ve adına türküler yakılıp zeybekler oynanan destansı bir halk kahramanı figürü var. Diğer yanda ise iktidarını korumak için binlerce masum insanın kanını döken, yabancı silah tüccarlarıyla gizli ittifaklar kuran, en yakın dostlarını uykusunda katleden ve kendisine biat etmeyen köyleri beşiklere kadar ateşe veren acımasız bir çete liderinin kapkara arşivi duruyor.
Şimdi tüm bu belgeleri ve efsaneleri aynı teraziye koyduğumuzda asıl büyük soruyu kendimize sormamız gerekiyor: Çakırcalı Mehmet Efe, devletin vatandaşına sahip çıkamadığı o karanlık dönemde, çaresizliğin içinden doğup kendi adaletini sağlamaya çalışan haklı bir direnişçi miydi? Yoksa, halkın o derin otorite ihtiyacını ve çaresizliğini kullanarak zekice bir istihbarat ağı kuran, romantik efsanelerin arkasına sığınarak kendi şiddet imparatorluğunu meşrulaştıran kontrolsüz bir suç makinesi miydi?
Kararınızı yorumlarda benimle paylaşmayı unutmayın. Sizce tarih, kahramanları mı haklı çıkarır, yoksa belgeleri mi? Bu detaylı incelememi beğendiyseniz, araştırmaların devamı için yazıyı paylaşmayı ve bloğuma abone olmayı ihmal etmeyin. Bir sonraki gizemli tarih dosyamızda buluşmak üzere, sevgiyle ve merakla kalın.
Saygılarımla,
İbrahim AVCI
1997 yılından bu yana Türk halk biliminin ve geleneksel dans kültürünün içinde yer alan bir araştırmacı, THOF hakemidir. Amatör olarak başladığı Batı Anadolu tarihi ve Zeybek kültürü araştırmalarını, bugün İzmir Dans ve Sanat Akademisi çatısı altında profesyonel sahne eserlerine, oratoryolara ve belgesellere dönüştürmektedir. Geleneksel halk oyunlarının "kusursuz bir sanat dalı" olduğu inancıyla; Anadolu'nun kadim mirasını felsefe, sosyoloji ve moderniteyle harmanlayarak dijital dünyaya ve geleceğe taşımaktadır.